Nedenleri Tarihte Kalmış Siyasi Ayrılık SUNNİLİK ŞİİLİK İslam Birliği-
Ahmet El Katip-Mana Yayınları-Temmuz 2013
(Not: Yazar bir Şii alimidir.)
"Şiilik, dinsel bir inanç olmaktan çok siyasal bir akımdır. Görünen odur ki bu siyasal akım, zaman içinde dinsel bir inanca dönüşmüştür. Bu nedenledir ki Şii inancına girmek isteyen kimsenin öncelikle hilafetin Hz. Ali'nin soyu ile sınırlı olduğuna inanması şart koşulur. Esasen, dinsel bir inanıştan çok siyasal bir temayı ifade eden bu tutum, Kuran-ı Kerim ve Sünneti Nebevi'de çizilen öğretilerle de çelişmektedir. Bu inanış, kişinin Müslümanlığının bağlı olduğu bir ilke sayılmıştır. (Yani Müslüman olabilmesi için buna inanması gereklidir). Şia'nın eski kaynaklarında yazılı olan bilgilerin gereği budur.
İmamet inanışı, devlet başkanının, tıpkı peygamberler gibi masum yani günahsız olmasını gerektirir. İmam da aynen onlar gibi Yüce Allah'tan vahiy alır. (iddialarına göre) peygamberler ile aynı sıfatlara sahip oldukları gibi onlarla aynı hak ve salahiyetIeri taşırlar. İmam ve devlet başkanıyla ilgili bu inanışın doğal sonucu olarak Şia toplumu imamın, insani karakterin üzerinde bir kişiliğe sahip olduğunu, yaptığı her şeyin doğru ve kabulü edilmesi gerekli olduğunu, bütün emir ve yasaklarını olduğu gibi onaylamak gerektiğini söylerler. Şiilere göre imamın emir ve yasakları, dinin emir ve yasakları gibidir." Sayfa 21, 22.
"İmamiye fırkasından bazıları, imamlara siyasal hilafetten daha büyük bir rol yüklemek suretiyle onları Hz.Muhammed dışındaki elçi ve peygamberlerden daha yüksek bir makama oturtmuşlardır." Sayfa 30.
"İmamiyye, yüce Allah'ın fiil ve sıfatlarını imamlara isnat eden Mufavvize ve aşırılardan beri olduğunu söylerken bir yandan da içinden bazıları diğerini aşırılığın en uç noktalarına taşıyan aynı yolda yürümektedirler. Bu nedenledir ki tarih boyunca İlahi İmamet Teorisi ile aşırılık arasında bir tür kaçınılmaz birliktelik var olmuştur... Hz Musa'nın annesine inen türde bile olsun imamların göksel vahye muhatap olduklarını şu ve bu biçimde gerçek kabul ettiğimizde, gökle aralarında özel bir bağ kurmuş oluruz. Bu da imamları, ilmi aktarım, öğrenim ve içtihat yoluyla tahsil eden sıradan insanların seviyesinden daha üst bir seviyeye çıkarır. Esasen bu da bir tür aşırılıktan başkası değildir." Sayfa 36, 37.
"İmam Humeyni o kitabında (el-hukümetu'l islamiyye) şöyle demektedir:'mezhebimizin zorunlu ilkelerinden biri de imamlarımızın ne yakın kılınmış bir meleğin ne de gönderilmiş bir peygamberin erişemeyeceği bir makama sahip olduklarıdır'..." Sayfa 41.
"Şeyh Murtaza Mutahhari'ye ait olduğunu bildiğimiz İmamet adlı eserde ise şunun gibi aşırılık kokan düşüncelerle karşılaştım: '...imamlar, İslami ilimleri bizim bilmediğimiz gaybi bir yolla Hz Peygamberden öğrenmişlerdir. Bilgi (marifet), Hz.Peygamberden Hz.Ali'ye, ondan sonra da imamlara geçmiştir. İmamların yaşadıkları her devirde hata etmeyen masum bir ilim bulunmuş, o da bir imamdan sonrakine geçmiştir.'.. 'İmametin (siyasal ve ilmi liderliğe ek olarak) üçüncü bir derece ve makamı daha vardır ki o da imamet anlayışının zirvesidir. Şia kütüphanesi, imamet anlayışının bu yönünü ele alan kitaplarla doludur. Bu boyut Şia ile tasavvuf arasındaki ortak noktadır... İnsanlık (sıfatlarına) tam ve kamil bir biçimde sahip olan kamil bir velinin zihinlerimizden çok uzak makamları vardır. Makamları arasında biri daha vardır ki o da tüm ruhları kuşatan külli bir ruh olmasından dolayı vicdanlara yani kalplere hükümran olmasıdır... Ziyaretlerimizde okuduğumuz dua ve zikirlerde bunu sürekli tekrarlarız ki bu da Şia inanışının esaslarının bir bölümüdür: 'Şehadet ederim ki durduğum yeri görür, sözümü işitir ve selamıma karşılık verirsin' Ölü olmasına rağmen ona böyle hitap ederiz. Dolayısıyla bizim açımızdan -bu makamda bulunması sebebiyle-dirisi ile ölüsü arasında fark yoktur...Age s.52" Sayfa 43, 44
"Sunni inanışa göre imametin yönetim anlamına gelmesi (imamet=hükümet), Müslümanların arasında bulunduğu müddetçe yönetici olmasıdır...Oysa Şii inanışına göre imamet, peygamberliğin hemen ardından gelen ve peygamberliğin bazı derecelerinde daha üstün makamdır." Sayfa 46.
"...Ehli Beyt'in imamet hakkının Kur'an-ı Kerim'de yer almayışının hikmeti sorgulanmaya başlamıştır. İmamiyyenin aşırılarında bir grup Kur'an-ı Kerim'in tahrif edildiğini ve Hz Ali ve Ehli Beyti açıkça zikreden ayetlerin silindiğini iddia etmiştir. Bunlar elbette ne İmamiyyenin tamamını ne de Şia'nın tümünü temsil ederler..." Sayfa 51.
Dr.Musa Kasım Yılmaz, İstanbul konferansında "Şia'nın Kur'an ilimleriyle ilgili görüşleri" başlıklı konuşmasında; 'Bizi üzen ise Kur'an'da fazlalığı kesin bir dille reddetmelerine karşın eksikliği aynı kesinlikle reddetmemeleri, hatta bazı Kur'an ayetlerinin çıkarılmasını ihtilaflı bir konu olarak değerlendirmeleridir... Her şeye rağmen Kur'an'ın tahrif edilmesi gibi Şii toplumunda asırlarca var olmuş ve yer etmiş bir fikrin tamamen ortadan kaldırılması, orta yolu tutan Şii bilginleri açısından da kolay bir iş değildi. Bu yüzdendir ki Şii bir toplumda bulunduğumuzda Kur'an'ın tahrif edildiğine inanan bazı kimselerle karşılaşmamız mümkündür' Sayfa 55.
"...Şii-Sunni ilişkileriyle ilgili olarak önemli bir konuya daha değinmemiz gerekiyor. 'Takiyye' olarak bilinen bu konu, tarafların ilişkilerinin bozulmasında olumsuz bir rol oynamış, Sunnilerden birçoğu için Şii kardeşleriyle ilişki kurma sürecinde takıntı haline gelmiştir. O kadar ki bazı Sunniler, uç fikirlerinden vazgeçtiğini, hatta sahabeden birçoğuna saygı duyduğunu ilan ederek kendilerine yaklaşmak isteyen Şiileri takiyye yapmakla suçlamışlardır." Sayfa 60.
"...Ahbariler dört büyük hadis kitabının (El-Kafi, Men La Yahduruhu'l Fakih, et-Tehzib ve el-İstibsar) kaynak olarak kati olduğunu ileri sürmüşlerdir. Usulcüler ise, gerek bu dört kitaptaki gerek diğer hadis kitaplarındaki kat'i olmayan hadislerin ispatlarının zorunlu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu nedenledir ki Şiiler arasında, Ehli Sünnet'tekine benzer şekilde 'sahih' olarak nitelenen bir hadis kitabı yoktur.
Şiiler söz konusu dört kitapta yer alan rivayetlerin çoğu olmasa da önemli bir bölümünün gayri sahih veya zayıf veya hasen niteliğinde olduğunu itiraf etmektedirler. Buna rağmen, söz konusu dört kitapta yer alan rivayetleri, diğer kitaplarda yer alan rivayetlerden daha sağlam kabul ederler." Sayfa 73.
"Sunni anlayışın aksine, masum olduğuna inanılan imamların sözleri, Hz Peygamberin sünnetine ilaveten fiilleri ve takrirleri hadis ve sünnet olarak kabul edilmektedir. Bu durum kontrolü imkansız bir saha açmaktadır. Çünkü masum imamlar adına uydurulan binlerce söz Şii hadis kaynaklarına hadis olarak girmiştir." Sayfa 75
"Şia, bugüne kadar Sunni mezheplerin fıkhına göre amel etmeyi caiz gören bir fetva vermediyse bunun temel nedeni 'ilimlerini doğrudan Allah'tan alan masum' Ehl-i Beyt imamları karşısında içtihatta bulunmanın haram olduğuna inanmalarındandır. Sunni mezhep imamları ise Ehl-i Beytin büyüklerinden hadis nakletmekte veya görüşlerini diğer müçtehitlerin içtihatları gibi fıkhi içtihatlar olarak görmekte ikircikli davranmamışlardır." Sayfa 86.
"Hicri üçüncü yüzyılın ortalarına döndüğümüzde, İmam Hasan El-Askeri'nin (11.imam) H.260 yılında tanınıp bilinen bir halef bırakmaksızın ölümüyle birlikte yaşanan büyük şaşkınlık/şok ile karşılaşırız. Bu beklenmedik durum Şia arasında ciddi bir krize yol açmış ve İmam El-Askeri'nin takipçileri yaklaşık 14 fırkaya ayrılmıştır. Bu fırkalardan biri olan (isnaaşeriye) fırkası imamın gizli bir oğlu olduğunu ve o dönemde 'gaip' olan bu imamın gelecekte ortaya çıkacağını ileri sürmüştür.
O günden beri yaşadığı varsayılan 'gaip' Muhammed bin el-Hasan el-Askeri ortaya çıkmamıştır. Bu da doğal olarak İmamet Teorisinin, uygulama şansı olmayan kurgusal ve tarihsel bir teori olmasına yol açmıştır... Bu çerçevede Hz.Ömer'in Hz.Fatıma'nın evini yakma hikayesine sarılmış, varsayım hükmündeki bir tehdidi tartışılmaz tarihsel bir gerçekliğe dönüştürmüşlerdir. Bu süreçte hikayeye Hz.Fatıma'ya vurulması, bir kemiğinin kırılması, bebeği Muhsin'i düşürmesi ve bu sebeple ölmesi gibi ilave rötuşlarda bulunmuşlardır." Sayfa 202.
"Ziyaretler, Şia'nın Ehli Beyt'e mensup imamların türbelerini ziyaretlerinde onlara hitap için kullandıkları ifadelerdir... Bu ziyaretler Ehli Beyt imamlarına yönelik mübalağalı tazim ve aşırı anlamlar içermekte, onların düşmanları veya rakipleri olarak bilinen kişi ve kesimleri ise kıyamet gününe kadar alçaltıcı ve karalayıcı ifadeler barındırmaktadır. Bu da müslümanlar arasında büyük bir çatlak oluşturmakta, Şia'nın çevresinde yüksek duvarlar örerek onları izole etmekte ve diğer mezheplere mensup müslüman din kardeşleriyle yapıcı bir iletişim kurmalarını engellemektedir. Diğer taraftan aralarında kin, nefret ve öfke ruhunu yaymakta, bu da diğer kesimlerde Şia'ya yönelik düşmanca tepkiler oluşmasına sebep olmaktadır.
Tehlikenin daha da yoğunlaşmasının nedeni, bu ziyaretlerin felsefe yahut kelam kitaplarından habersiz Şii Halk Kültürünün ana kaynağını oluşturmasıdır. Geniş halk kitleleri, okuyacakları ziyaret duaları ile ecir ve sevap kazanmak ümidiyle geldikleri bu mekanlarda zihinlerine Ehli Beyt adına tuhaf teoriler, efsane ve kinler empoze eden aşırı uçların ve geleneksel kesimlerin avı olmaktadırlar.
Bu ziyaretleri hangi araştırmacı alim ya da hadis sahasında tecrübeli uzmana sorarsanız sorun, senet zincirlerinin zayıf, içeriklerinin tutarsız olduğunu teyid edecektir. Fakat onların bu görüşleri, inanılmaz derecede yaygınlaşan dua ve zikir kitapları, özellikle de Mifatihu'l-Cinan karşısında dar bir çerçevede kalmaya mahkumdur. Türbeler, evler, mescid ve Hüseyniyelerde kin ve nefret ibareleriyle dolu bu menfi dua ve ziyaret kitaplarından geçilmemektedir." Sayfa 239, 240.
"Yaşadıkları dönemlerde Ehli Beyt imamlarına bağlılık anlaşılabilir, makul ve anlamlı bir davranıştır. Çünkü şahıs olarak mevcutturlar. Emeviler ve Abbasiler gibi siyasi düşmanları karşısında onların etrafında toplanmak, sözlerini dinleyip dostları olmak elbette anlamlıdır. Ancak onlardan çok sonra, siyasal olarak çevrelerinde toplanma, onları imam ve halife olarak tayin etme imkanı kalmamışken bu görüşleri savunmak, onlara duyulan bir sevgiden başka bir şeyle açıklanamaz. Kaldı ki Ehli Beyt sevgisi konusunda Müslümanların hiçbir fırkası farklı bir görüşe sahip değildir. Fakat bağlılık yani velayı, 'akidevi bir kavram' yani inanca ilişkin bir olgu olarak görüp imamları peygamber seviyesine ya da -haşa- ilah seviyesine çıkardığımızda, bunu ne sıradan bir Müslüman ne de Ehli Beyt kültüründen beslenen bir Şii'nin kabul etmesi mümkündür." Sayfa 257.
"Hataların belki de en büyüğü belli bir grup veya zümrenin belli bir tarihsel dönemine sabit bir fotoğraf karesini almak ve bu tablonun tarih boyunca aynen var olduğuna ya da o gruptaki herkesin kıyamete dek bu karenin parçası olduğuna inanmaktır." Sayfa 273.
