Ana içeriğe atla

Tevhid ve Değişim-Celaleddin Vatandaş


Tevhid ve Değişim - Celaleddin Vatandaş, Pınar Yayınları, 7.Baskı, Eylül 2011

"...müşrikler açısından asıl problem Resulullah'ın getirdiği şeydedir. Diğer bir ifade ile belki daha doğrusuyla o sözden anladıklarında. Çünkü onlar La ilahe illallah'tan bugün de çoğu zaman anlaşılan ve anlatılan 'Allah'tan başka Tanrı/yaratan yoktur' gibi bir anlamın ötesinde, başka şeyler anlıyor olmalıydılar...Yani sosyal, siyasi, ekonomik, hukuki konularda yetkilerinin La ilahe illallah çağrısı ile sona erdirilmek istendiği ve bunu kabul edemeyeceklerini bildirmiş oluyorlar...Örneğin Medyen halkı La ilahe illallah çağrısına uydukları takdirde siyasi ve ekonomik yetkilerini kaybetmekten korkarlar. Firavn da siyasi, askeri, dolayısıyla ekonomik gücünün kaybolacağını düşünür...O halde anlaşılmış olmaktadır ki müşriklerin tepkilerinin nedeni La ilahe illallah sözüdür. Bu nedeni bulabilmek için müşrikleri korkutup şaşkına döndüren ve tepkide bulunmalarına neden olan La İlahe İllallah'ın çağrıştırdığı Emir/Hüküm (Hakimiyet) konusunu araştırmamız yerinde olacaktır." Sayfa 23, 24, 25.

     "Müşrikler Hüküm'den pay isterlerken hükmetme yetkisi istiyorlardı. İsteklerine göre, hükmün hiç değilse bir kısmı kendilerine ait olmalıydı. Hükümden, yani bir şey hakkında, onun doğru-yanlış,  iyi-kötü, güzel-çirkin, hak-batıl, yasak-serbest olduğu konusunda karar verme, dolayısıyla bir şeyi yasaklama veya serbest kılma yetkisinden pay istiyorlardı. Bu isteğin dayandığı yetkinin, bireysel konuları olduğu kadar, toplumsal konuları da kapsadığı açıktır. Onların bu isteğini verilen cevap ise gayet açıktır; 'Hüküm yalnız Allah'ındır' (12/40). 'O kendi hükmüne kimseyi ortak etmez' (18-26). Buna rağmen hüküm konusunda kendisini yetkili görenler çıkar ve hükmetmeye kalkışırlarsa onlar Allah'ın indirdiği (hükmüyle) hükmetmedikleri için kafirdirler, zalimdirler, fasıktırlar (5/44, 45, 46)....ayetlerle insanın hükmeden değil Allah'ın hükümlerinin uygulayıcısı olduğu (olması gerektiği) ortaya konmaktadır. Kısacası hüküm Allah'ındır ve insanlar O'nun hükümlerine uymak zorundadırlar (4/105)." Sayfa 26.

     "Resulullah'ın tebliğ ettiği davanın Mekke müşrikleri için büyük bir problem olduğu açıktır. Çünkü La ilahe illallah çağrısını işittikleri zaman, bu sözle ilahlığın  Neşure ve Daru'n Nedve (bir tür yönetim meclisleri) üyelerine değil, sadece Allah'a ait olduğunun ilanını görüyorlardı. Bu ilanın ise bireysel yaşantıdan sosyal hayata ve inanç esaslarına kadar insanı ilgilendiren bütün alanlarda statükodan oldukça farklı, yepyeni bir yapıyı önerdiğini anlıyorlardı. Bu nedenle la ilahe illallah çağrısının statükoyu tamamıyla değiştireceğini anlayan Mekke ileri gelenleri, haksız menfaatlerinin devamı açısından tepkide bulunmayı zorunlu bulurlar." Sayfa 33.

     "Ayetlerde ve Resulullah'ın kullanımındaki anlamı kadar, Mekke müşriklerinin kullanımındaki anlamıyla Rab, ağırlıklı olarak üç anlamı ifade ediyordu. Tapınma, kulluk ve boyun eğme. Bunların ifade ettiği ortak anlam ise yetki ve gücü elinde bulundurana itaat etmektir. 

     Bütün zamanlardaki küfrün ileri gelenleri, kendilerinin Rab olduğuna inandıklarındandır ki yönetimleri altındaki insanlar için kanun yapma, onları bu kanunlarla yönetme hakkının kendileri için tabii bir hak olduğuna kesinlikle inanmış ve savunmuşlardır.

     ...Kısacası Allah her şeyin Rabb'idir (6/164). Bu ise kendilerinin Rab olduğu gibi bir iddiayı ileri sürerek, sadece bir bölgenin hakimiyetini elinde bulundurmaya çalışan kişilerin (tağutların) aksine Allah'ın bütün alemlerin (1/2, 81/29) Rabbi olduğunun açık bir ifadesidir. Rabb'lığın sadece Allah'a ait olduğu ve yöneticilerin, zenginlerin ancak Allah'ın hükümleriyle hükmetmeleri durumunda meşru olabileceklerini ilan ise kendi hükümleriyle Mısır veya Mekke'yi yöneten Fir'avn ve Mekke aristokratlarının bütün fonksiyonlarını geçersiz kılar. Onlar menfaatlerini korumak ve devam ettirmek için Rab sıfatının sadece Allah'a ait olmasını kabul edemezler" Sayfa 34, 35.

     'Peygamberler temel görev olarak insanlara gerçek ve tek ilah olan Allah'ı ve onun insanlar için oluşturduğu hayat tarzını (dini) tanıtırlar. Hayat tarzlarını, kendi hükümlerine göre istedikleri gibi oluşturup şekillendireceğini iddia eden/inanan küfredenler/müşrikler ise peygamberlere bu görevleri nedeniyle karşı çıkar, tepkide bulunurlar. Çünkü kendi durumlarını (statükonun) devamı buna bağlıdır. Zira statüko küfredenlerin/ müşriklerin menfaat nedenidir. Peygamberler ise statükoyu temelden değiştirecek bir inanç ve hayat tarzını insanlara sunarlar. Bu nedenlerden dolayı Tevhid/Küfür-Şirk çatışmasının açığa çıkması kaçınılmaz olur. Bu mücadelenin saflarını ise Allah'ın oluşturup peygamberleri ile insanlara bildirdiği din olan İslam ile insanların kendiliklerinden oluşturup uyguladıkları ve değişik isimlerde açığa çıkan ancak temelde aynı özelliği taşıyan dinler oluşturur. İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği ise beşeri nitelikleri nedeniyle Allah'ın vahiyle bildirdiği din olan İslam'a karşı olmalarıdır. Tevhid/Küfür-Şirk mücadelesinde Tevhidin gereği olarak açığa çıkan; Allah'tan başka hiç kimsenin insanlar için hayat tarzı oluşturamayacağı esası, teoride kalmayıp uygulama gerektirir ve insanlar sadece inanmaya değil yaşamaya (uygulamaya) da çağrılırlar. Bunların aksi, isimleri ne olursa olsun insanı ebedi hüsrana götürecek olan bir aldanıştır. 'Allah'tan bir yol gösterici olmadan yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir." (28/50).

     "Eğer Allah'ın hükümlerinin yanısıra, bu hükümlerin insana kısmi serbestlik tanıdığı alanda mutlak anlamda itaati gerektirecek mercilere sahip olunursa bu Allah'la beraber başkalarını Rab edinmek anlamına gelir." Sayfa 42.

     "Allah'ın bütün sıfatları ile bir olması, peygamberlerin tebliğlerinin en önemli esasını (temelini) oluşturur . İnsanlar, bu bir oluşu kabule davet edilirler. Ancak peygamberlerin gönderilişinin yegane sebebi sadece bu değildir. Çünkü kabul etmek, inanmak Allah'ın razı olduğu, indirdiği ve mutlak hakikate sahip tek din olan İslam'ın sadece bir bölümünü teşkil eder...Bütün bu esasların gelip dayandığı nokta ise kabul etmenin, inanmanın yeterli olmayıp, onu yaşamanın da gerekli olduğu esasıdır...Allah'tan başkasının hükmüne boyun eğmemek, Allah'ın hakimiyetini dünyada tesis etmeye çalışmak ise Tevhidin yaşantıya aktarılış biçimidir." Sayfa 67.

     "O halde müslüman kendini tamamen Allah'a teslim eden ve ona itaat eden, Rabb, Melik, Hakim, Yönetici, Kanun koyucu ve Mabud...olarak yalnız Allah'ı kabul eden ve onun koyduğu hayat düzenini yaşayan kimsedir. Olabilir ki kişi Tevhid hakikatini kabul eder, ancak bunu yaşantıya aktarmaz, yaşantısında Allah'ın dini yerine başka dinleri (hayat tarzlarını, ekonomik, siyasal sistemleri) isteyerek uygularsa o zaman bu teslimiyet midir? Başka şeylere göre belki, ancak Allah'ın ayetlerine göre değil; 'Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.' (33/36).

     Özü itibariyle insana din oluşturma veya Allah'ın dininde değişiklik yapma yetkisi verilmemiştir. İnsanın böyle bir hakkı yoktur. İnsana düşen, Allah'ın hükümleri karşısında 'işittik ve itaat ettik' (2/285) demek ve bunu gerçek kılmaktır." Sayfa 68, 69

     Allah ve Rasulüne itaat etmeye bağlı olarak itaat, bir de Ulü'l Emr'edir. 'Ey inananlar Allah'a itaat edin, Rasule ve sizden olan Emir sahiplerine (ulu'l emr) itaat edin' (4/59) ayeti bu durumun Kuran'i delilidir. Kültür İslamının bünyesinde en çok çarpıtılan konulardan birisi bu Ulu'l emr ve ona itaat konusudur. Kültür islamı emir sahibi oldukları gerekçesiyle bir zamanlar İslam devletlerinin bulunduğu coğrafyadaki günümüz laik devletlerine veya yöneticilerine veya memurlarına itaati farz olarak göstermekte, böylelikle Allah'ın diniyle çelişen bir itaati meşrulaştırmaya çalışmaktadır...Halbuki kültür islamının itaat edilmesini istediği kişiler 'inananlar' sınıfının dışında yer almakta (en azından uygulamalarıyla) ve onlar inanmayanların işlerini gönül hoşluğu ile yapmakta, bu arada hükmün sadece Allah'a ait olduğu hakikati kabul edilmemekte veya teoride kabul edilip uygulamada dışlanmaktadır. Dolayısıyla kültür İslam'ın ulu'l emr leri bugün en azından Allah'ın değil başkalarının (Allah'a ortak koşulanların, şeriklerin, tağutların vs) hükümlerinin temsilcileri durumundadırlar." Sayfa 89.

     "Bütün bu ve benzeri deliller, şirkin sadece tahta ve taştan imal edilmiş putlara tapmakla gerçekleşmediğini, Allah'ın hükümlerine rağmen bazılarının hükümlerini kabul etmenin veya bazılarının hükümlerini Allah'ın hükümleri ile beraber Allah'ın hükümleri gibi mutlaklaştırmanın, şirkin asıl nedeni olduğunu (hatta aslında tek nedenin bu olduğunu) gösterir niteliktedir. Çünkü tahta veya taştan imal edilmiş hiçbir put hükmedemez. Onlar gerçekte bazılarının insanlar üzerindeki sultalarını meşrulaştırma aracından başka bir şey değildir...sırf Allah'ı yaratıcı olarak tanıyıp, bir heykele tapmadığı, ancak bunun yanısıra Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm oluşturanların (tağutların) hükümlerine isteyerek rıza gösterip, itaat ettiği için küfre mensup olanlar, müşrik olanlar hakikate muhalif bir şekilde Müslüman zannedilecektir. Halbuki Allah'tan başka her şey put olabilir ve her put insanı küfre/şirke götürür. Bu açıdan soyut putların çoğalıp, nesnel putların azaldığı günümüz dünyası, özellikle uyanık olunması gereken bir dönemdir. 

Millet, ırk, renk, siyasal görüş, ekonomik sistem, moda, sanat vs gibi putların şirke vesile olduğu günümüzde, sırf Allah'ın varlığına inandığı için Müslüman zannedilen insanların şirk bataklığına saplandıklarını veya böylesi bir gidişata doğru yöneldiklerini görmek ve bu gidişin niteliğini bilmek gerekir. Günümüz insanının karşısına dikilen putları göstermesi ve bu arada putun evrensel tanımını güzel bir şekilde yapması Dolayısıyla Şehid Seyyid Kutub'un açıklaması önemlidir; 'Putların o ilkel şekillerde ortaya çıkması bir zorunluluk değildir...Herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda bir takım yöneticiler ve kahinler, bazı semboller adına Allah'ın izin vermediği konularda yasalar, kanunlar, değer yargıları, ölçüler, uygulama ve hareket biçimleri belirliyorlarsa işte o semboller özellikleri, mahiyetleri ve fonksiyonları itibarıyla putturlar. 'Milliyetçilik' bir sembol olarak yükseltildiği ya da 'Vatan' bir sembol olarak yükseltildiği veya 'halk' bayraklaştırıldığı yahut 'sınıf' sembolleştirildiği zaman...sonra insanlardan Allah'ı bir yana bırakıp bu sembollere kulluk yapmaları, bunlar uğruna canlarını, mallarını, ahlak ve namuslarını feda etmeleri istendiği zaman...Allah'ın şeriatı, onun belirlediği kanunlar, onun direktif ve öğretileri bir yana bırakılıp bu sembollerin ya da daha doğru ve yerinde bir ifade ile bu sembollerin arkasında yer alan tağutların istekleri yerine getirildiği zaman...bu Allah'ı bir yana bırakıp putlara ibadet etmenin ta kendisidir...'

     Abdulkadir Geylani ise putun mahiyetini daha değişik ifadelerle şöyle dile getirir; 'Allah'tan başka her kime itimat ediyorsan o, senin ilahın olur. Kimden korkuyor ve ondan kurtuluşu diliyorsan onu ilah seçmişsin demektir. Zarar ve menfaati kimden biliyor ve Allah'ın o işi onun eliyle yaptığını görmüyorsan o, senin için ilahtır. Ey kalbi ölü olanlar! Ey sebepleri Allah'a ortak koşanlar! Ey güç ve kuvvetlerinin putlarına tapanlar, geçim kaynaklarını, mallarını ve memleketlerinin sultanlarını putlaştıranlar! Kim zarar ve menfaati Allah'tan değil de başkasından görüyorsa o Allah'ın kulu değil, kimden görüyorsa onun kuludur.' Sayfa 116, 117, 118

     "Sosyal hayatın temel özelliklerinden olan siyaset, ekonomi ve hukuk sisteminin esaslarını belirlemede hiçbir insanın yetkisi olmadığı, bu yetkinin sadece Allah'a ait olduğu hususu, Tevhidin temel esaslarındandır ve müşrikler bunu asla kabul edemezler" Sayfa 152.

     "Firavun, Nemrut ve Daru'n Nedve'nin üyelerinde simgeleşen tağutların hiç kuşkusuz her çağda birçok halefleri olmuştur. Cengiz bunlardan birisi ve hatta en önemlisidir. Zira o hükmetme yetkisini (ilahlığı) sadece kendisine ait kılan ve uygulamaları ile de bunu insanlara kabul ettirmeye çalışan gerçek anlamda bir tağuttur. Bu nedenle de insanlar için itaati zorunlu kıldığı "anayasa" hazırlar. Bu hükmüne ilahi boyut veya meşruluk kazandırabilmek için yeri, göğü yaratan Tanrıya iman etmenin gerekli olduğunu (itaat etmenin değil) açıklayarak anayasasına başlar. Sonra helal (izin) ve haram (yasak) kıldıklarını ayrıntılarıyla açıklar. Halbuki Tevhid hakikatine göre Allah'tan başka mutlak otorite yoktur ve sadece onun hükümleri meşrudur. İnsanlar ise O'nun hükümlerini kabulden başka seçeneğe sahip değildirler. Ancak insanların hükmetmeleri muhakkak gerekiyorsa bu Allah'ın hükümlerinin dışında ve onlara muhalif olamaz. İnsanlardan da böylesi bir hükme (içtihada) mutlak anlamda itaat etmeleri istenemez. Bunun aksini iddia küfür olup, Allah'ın hükümlerine rağmen hükmetme yetkisine sahiplik iddiası, küfrün had safhasıdır. Diğer bir ifade ile azgınlıkta İleri gitmek tağutlaşmaktır." Sayfa 164.

     "Müslümanların 14 asırlık tarihi, peygamber varisi olmak gibi yüce bir ünvana sahip İslam ulemasının, Tevhidin özellikle siyasi boyutunu yok etmeye veya belirsizleştirmeye çalışan girişimlere karşı verdikleri onurlu mücadelelerle doludur. Onlar tevhidin siyasi boyutunun da bulunduğunu anlatıp yazarak, çarpıtılıp-değiştirilen hakikati aslına uygun biçimde ortaya koyarlar. Dinin var olan, ancak yaratıkları üzerinde otoritesi bulunmayan bir Tanrıya inanmak olmadığını ve ibadetin de bu Tanrıya yönelik belirli bazı hareketlerden ibaret olmadığını, asıl olanın peygamberlerin tebliğini oluşturan gerçek Tevhid olduğunu açıklarlar. Ancak onların İslam'ı İhya/tecdid çalışmaları özellikle Sultanları kızdırır. Çünkü Tevhid hakikatinin gerçek muhtevasını açıklamak, heva ve heveslerine göre hareket eden sultanların tahtlarını sarsar.
     Değişen elbette ki sadece alimler değildir. Asıl değişen inançlardaki tevhidi unsurlardır. Hiçbir siyasi boyutu olmayan, sadece bir varlık olarak Allah'ın var olduğuna inanmak biçimine dönüşen tevhiddir değişimin odağındaki unsur. Bu nedenledir ki bütün olumlu özelliklerine rağmen, Allah'ın hükümlerinden birisini dahi kasten ihlali küfür olarak niteleyen Tevhid hakikati, Allah'ın hiçbir hükmünü kabul etmeyerek, ismen değilse dahi muhteva olarak kendisinin İlah, Rabb, Melik olduğunu iddia eden tağutları ideal Müslümanlar olarak görmeye neden olacak kadar Müslümanların kafasında değişim geçirmiştir." Sayfa 167, 168.

     "Örneğin Farisiler, İslam öncesi inançlarını Şia görüntüsü altında devam ettirirlerken, eski inançlarından olan şahın tanrısallığı inancını, Ehli Beyt merkezli olarak devam ettirerek, gruplar arası ihtilaflara ve tartışmalara yeni bir boyut daha kazandırmış olurlar. Hatta öyle ki Hz Ali ve İmam Cafer es-Sadık uzun süre, kendilerini tanrılaştıran insanlarla uğraşmak zorunda kalırlar." Sayfa 188.

     "...Fakat zamanla gerçekleşen değişimden, 'La ilahe illallah' esası da fazlası bile nasibini alır. O artık zorbaların, tağutların, kralların, zalimlerin tahtlarını sarsan bir esas olmaktan çıkar ve sadece Allah'ın var olduğunu ifade eden bir söz haline dönüşür. Artık o bütün fonksiyonunu kaybetmiş ve bu haliyle söylendiğinde de insana cennetin kapılarını açan sihirli bir formül olmuştur." Sayfa 245.

     "İnsanlar, La ilahe illallah hakikatini sadece bir söz haline dönüştürmekte gecikmezler. Bu nedenle İslam'ın sadece tahta ve taştan imal edilmiş putları yok edip, onların yerine o putlar gibi hiçbir fonksiyonu olmayan, kişi ve toplum hayatına müdahale etmeyen, hükmetmek gibi bir sıfatı olmayan soyut bir tanrı inancı getiren din olarak algılayanlar, nice sahte ilahların hükümlerine uygun olarak gönül hoşluğu ile yaşarlarken, La ilahe illallah'ı arada bir mırıldanarak cenneti garantilemiş olmanın hayalleriyle avunur duruma gelirler." Sayfa 246
     

Bu blogdaki popüler yayınlar

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı. Ensar Neşriyat, 2017      "Teknik ve kültürel imkanların alabildiğine gelişmiş olmasına rağmen, günümüz Müslümanının yaşayışı ile Asrı Saadet dönemi Müslümanlarının anlayış ve yaşayışları arasında büyük farklar görmekteyiz." Sayfa 10       "Âdetlerin, ibadetlere karışması ve ibadet gibi kabul edilmesi İslam kavramını ve imajını zedelemektedir. Görüntüsü ve yaşantısı zedelenmiş bir İslam ise kesinlikle yüce Allah'ın indirdiği İslam değildir." Sayfa 13       "İmanın dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibaret olduğu anlayışındaki günümüz insanı, dil ile Müslüman olduğunu söyleyip kalbinden de buna inandığı takdirde ibadet etmese bile Müslüman kabul edileceğini ve sonunda bununla da cennete gidebileceğine inanmaktadır. Bu düşüncedeki pek çok kişi, işlediğim günahların cezasını bir süre çektikten sonra nasıl olsa Allah beni cennete sokacak, o halde dünyanın zevklerinden ke...

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin Sesi-Murat Sülün

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin  Sesi-Murat Sülün. Ensar Neşriyat, 2013       "Kur'an-ı Kerim, İslamiyet'in temel metni olmakla birlikte  bilinen anlamda bir din ve dua kitabı değildir. Kur'an'ın asıl konusu insan olup, Allah, cennet-cehennem, melek gibi gaybi kavramların sahih anlamını ortaya koymakla yetinir. Doğru ile yanlışın, gerçek ve sahtenin kriteridir." Sayfa 11       "Hak Teala insanları, Kur'an ve kainat kitaplarına karşı takındıkları tutuma göre yüceltip alçalttığı için, bu iki kitaba karşı tutumumuzu gözden geçirmek durumundayız. Bunun için de kutsal kitabımızı iyi tanımalı, işlevinden bihaber olmamalıyız." Sayfa 11       "Arapça bilmeyen Müslümanlar, Kur'an'la anlamaya dayalı değil, saygıya dayalı bir ilişki kurmuş, onun içine fazla girememiş, İslam öğretilerini sıhhatleri kuşkulu bilgilerle dolu kaynaklardan öğrenmişlerdir." Sayfa 13      "Adalet, çalışma, dürüstlük, hesap verme fi...

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan. Beyan Yayınları, 2010      "Hristiyanlığı hurafelerden ayıklayarak o ilk asli haliyle yaşamak isteyen Hristiyanlar, onu yorumladılar ama bir müddet sonra baktılar ki o Hristiyanlık, kapitalist dünyanın modern dünyanın manevi sübabı olmuş. Bunun böyle olacağını ne tahmin ettiler ne de böyle bir amaçları vardı." Sayfa 21       "İnsan, ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdüremez. Sekülerizm ise insanın ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdürme girişimidir, iddiasıdır." Sayfa 30       "İslam'ı Modernitenin uygun bulduğu bir form içinde yaşamaya talibiz. Acaba bu ne kadar sağlıklıdır ve dinin bu şekilde yaşanması gerçekten sonuçta geriye İslam'dan ne bırakacaktır bize?" Sayfa 31       "Modernite ile birlikte insan her şeyin, iyinin, kötünün, güzelliğin, adaletin, doğrunun, sevginin ve sanatın anlamının kaynağına kendini yerleştirir. Düşünce biçiminde rasyonaliz...