Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş - İstişare Yayınları, 22.Baskı
"...içerisinde bulundukları insanların en iyisi olan peygamberler o toplum tarafından genellikle niçin reddedilmiş, niçin taşlanmış, niçin başka yerlere sürülmek istenmiş? Evet, peygamberler, içerisinde bulundukları kavmin en iyileri, en dürüstleri, en güvenilir kişileridir. Onların böyle; en emin ve en iyi kişi olduğunu sadece müminler değil, kendisine karşı çıkan insanlar da kabul etmektedirler." Sayfa 9
"Peki bütün bunlara rağmen resuller niçin kabul edilmemiş, niçin taşlanmışlar, yurtlarından çıkarılmışlar, niçin öldürülmüşler? Öyle ya, rasullere bütün bunları yapanlar, karşı çıkanlar, onları tanımayanlar değil, yakinen tanıyan insanlardır.
Evet resullerin taşlanmalarının, kovulmalarının, reddedilmelerinin sebebi, La ilahe illallah demeleridir. Gerçekten tek sebep budur. Şu anda bizler de durmadan la ilahe illallah diyoruz, hem de hoparlörlerle bağırıyoruz. Yatarken la ilahe illallah diyoruz, kalkarken la ilahe illallah diyoruz. Fakat bize veya diğer insanlara bundan dolayı ne bir kötülük yapılıyor, ne yerlerinden kovuluyor, ne de öldürülüyorlar...Çünkü anlamını bilmedikleri için. Söyleyenler de işitenler de anlamını bilmedikleri için bu anlattıklarımız olmuyor." Sayfa 11,12.
"Bir kişi la ilahe illallah demekle şunları demiş oluyor: Allah'tan başka ibadet edilecek, tapılacak, çekinilecek, korkulacak, bel bağlanılacak, el açıp yalvarılacak, dua ve yalvarışlara cevap verip gereğini yerine getirecek, sığınılacak birisi yoktur. Peki bunlardan dolayı insanlar niçin öldürülsün, niçin dövülsün, niçin sürülsün ve işkenceler yapılsın? denilecek. İşin içerisine Rab kelimesini de katarsak o zaman bütün bunların sebebini anlamış oluruz. Rabb demek terbiye edip çekip çeviren, hüküm ve kanun koyan, derleyen, toparlayan sözü tutulmaya, hükmü tutulmaya layık olan anlamındadır.
Ey müşrikler! Biz Allah'tan gayri taptığınız, korktuğunuz, çekindiğiniz, sözünü tuttuğunuz, hükmünü tuttuğunuz, hükmetme yetkisine sahip olduğunu zannettiğiniz, sığındığınız, üzerinizde tahakküm hakkı olduğuna inandığınız, hayatınızı derleyip toparlama yetkisine sahip olduğunu zannettiğiniz, itaat edilmesi gerektiğine inandığınız bütün ilahlarınızı, putlarınızı, Lat'ınızı, Uzza'nızı, Menat'ınızı, meclisinizi, Darunnedve'nizi, örf ve adetlerinizi reddediyoruz, tanımıyoruz' " Sayfa 15.
"...Bugünün insanı, Resul olayını, peygamber olayını hiç de anlamışa benzememektedir. Resul denilince kitlelerin gözünün önüne şöyle bir tip geliyor: Ak sakallı, güler yüzlü, mülayim, insanlara güzel öğütler veren, her gördüğüne vaazü nasihatta bulunan, insanları haramlardan sakındıran bir tip. İçki içmemeleri için berduşlara yalvaran, onlara içkinin zararlarını anlatan, içkinin yuvaları nasıl yıktığını izah eden bir insan. Hırsızlık yapmamalarını, bunun çok haksız ve çirkin bir iş olduğunu anlatan mübarek bir insan. Yine Peygamber denilince bugünün insanının gözünün önüne, insanlara durmadan fuhşiyatın ve zinanın kötülüğünü izah etmek ve insanları bu gibi kötülüklerden uzaklaştırmak için çırpınan, bu arada tarihe geçecek şekilde güzel güzel sözler eden bir kişi akla gelmektedir.
Toplumda söz sahibi olan üst düzeyle bir alışverişi olmayan, onların işine gücüne karışmayan, toplumu yönlendirenlere, yönetenlere bir diyeceği olmayan tip. Kısacası Resul denince bugün sokağımızdaki, köyümüzdeki mülayim hacı emmilerin biraz daha gelişmiş bir şekli canlanmaktadır. Evet kitleler hep böyle bir peygambere inanmakta...
Eğer Resuller bu söylediğimiz tipte kişiler olsalardı o zaman Musa aleyhisselam ile Firavun arasında, Firavunun toplumu arasında hiçbir sürtüşme olmazdı. İbrahim aleyhisselam ile Nemrut arasında hiçbir kavga gürültü olmazdı. Resulullah ile Mekke'nin Ebu Cehilleri arasında hiçbir olay olmazdı.
Hatta eğer resuller bizim zannettiğimiz yapıda olsalardı ortaya çok daha ilginç bir manzara çıkardı. Firavunun Musa a.s ile kavgaya tutuşması bir yana Musa a.s maaşa bağlardı. Musa a.s bu görevinden dolayı mükafatlandırırdı. Hatta bizzat kendisi görevlendirirdi. İbrahim a.s Nemrut tarafından ödüllendirilirdi. Resulullah da Mekke'liler tarafından baş tacı edilirdi. Hatta bu teklif yapılmadı mı kendisine?" Sayfa 18, 19
"Fakat Firavunlar rasullere hiç böyle davranmamışlar. Onları bizim söylediğimiz şekilde desteklemek veya görevlendirmek şöyle dursun, rasullerin en amansız düşmanı olmuşlardır.
Resullerin gayelerini en iyi anlayan insanlar da yine bunlar olmuştur. Kendi düzenlerini yıkmak üzere gelen bu kişileri yani Resulleri iyi teşhis etmişler ve onların karşısına ilk dikilen olmuşlardır. Şöyle bir teşhiste bulunsak hiç de yanlış olmaz: Firavunlar Resullerin kim olduğunu ve gönderiliş sebeplerini, bugün kendisini Müslüman zanneden çok insandan daha iyi biliyorlardı. Resuller Allah Teala'nın razı olmadığı kurulu düzenleri yıkıp, yerine onun razı olduğu düzenleri kurmak üzere gönderilmişlerdir." Sayfa 20, 21
"Allah Teala eğer bir beldeye Resul göndermişse O belde halkının yaşantısından, O belde halkına hükmeden dinamiklerden memnun olmadığı için göndermiştir. Eğer o toplumun hayat tarzında bir sakınca görmeseydi, o anki durumlarından hoşnut olsaydı oraya Resul göndermezdi. Rasullerin gönderildiği toplumlar, yaşantılarını Allah Teala'nın razı olmayacağı bir biçimde sistemleştirmiş, kemikleştirmiş toplumlardır. Durum böyle olunca rasulleri bekleyen şey, insanlar değil sistemlerdir, kurulu düzenleridir. Rasullerin muhatapları, yıkmak için çalışacakları şey, aşmak için çalışacakları şey sistemlerdir, kurumlardır. Sistemleşen arzulardır, kurumlaşan heva ve heveslerdir.
Onun için Resullerin bu faaliyetlerine ıslah faaliyeti denilemez, rötuş denilmez, belki inkılab denilebilir. Resuller hep bunu yapmışlardır." Sayfa 22, 23, 24.
"İnsanlar arasında yanlış anlaşılan önemli bir konudur bu. Allah'ın varlığına ve bildiğine inananları mümin kabul etmek veya böyle olan bir kişinin kendisini mümin kabul etmesi veya bir kişiyi mümin olarak kabul etmek için onun Allah'ın varlığına ve birliğine inanmasını kafi görmek. Halbuki buna bütün kafirler de inanmaktadır." Sayfa 26.
"Firavun ve kavmi Allah'ın varlığına inandıkları gibi onun elçi gönderdiğini de kabul etmektedirler (bkz; 40/134, 43/49, 43/53)...Bütün bunlar gösteriyor ki Firavun Allah Teala'nın varlığını ve birliğini, yaratıcılığını, rasul ve melek gönderen olduğunu, dua için ancak ona el açılabileceğini, belaları gönderenin de kaldırabilecek olanın da o olduğunu kabul etmektedir.
Peki o zaman, 'ben sizin yüce rabbinizim, benden başka ilahınızın olduğunu bilmiyorum, benden başka ilah edinirsen seni zindana atılanlardan edeceğim' sözleri ne anlama geliyor?
Unutmayalım ki bütün bu sözlerle Firavun şunu iddia ediyordu: 'bu topraklarda, bu ülkede benim dediğim olur. Kanunu ben koyarım. Hüküm bana aittir. Sizi mutlu edecek yolu ancak ben gösteririm. Benim gösterdiğim yoldan başka doğru yok yoktur. Korkulacak ve çekinilecek birisi varsa o da benim. İtaat edilecek biri varsa o da benim...
Evet, Firavun işte bu anlamda söylüyordu 'Ben sizin yüce rabbinizim' diye. Kendisini yüce Rab ve ilah olarak görmesi ve öyle takdim etmesinin sebebi: Kendisini halka iyilikte, lütuf ve ihsanda bulunan, yiyecek ve giyeceklerini sağlayan, halkı tehlikelerden koruyan olarak kabul etmesinden kaynaklanıyordu. 'Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum' ayetindeki Firavunun maksadı; 'sizi besleyip büyüten benim, öyleyse benden başka hizmet ve itaat etmeniz gereken birini tanımıyorum' demek istiyordu. Yoksa Firavunun ilahlık iddiasından maksadı ne yaratıcılık, ne de kainatı çekip çevirme ve idare etmedir. Onun ilahlık iddiası sadece kendi toplumuna yönelik, sadece kendi ulusu üzerindeki hakimiyet iddiasıydı. Kendi ilkelerinin, kanun ve hükümlerinin geçerli olacağını, insanların onun hükümlerine göre yargılanacaklarını iddia etmesiydi." Sayfa 32, 33.
"Allah Teala onlara 'Şeytana ibadet etmeyin demedim mi' buyuruyor. Var mı bir şeytana rüku eden, secde eden, kıyam eden veya diğer şekillerde ibadet eden? Yoktu. Peki ne demek şeytana ibadet etmek? Çok açıktır bunun anlamı; ibadet eşittir itaat.
Allah'tan başka hiç kimse insanların hayatını düzenleme, emirler ve yasaklar koyma hakkına sahip değildir. Ve yine hiç kimse, diğer insanlar üzerinde sulta ve dikta kurma hakkına sahip değildir. İnsanların yaşantılarını düzene koyma, insanları mutluluğa ulaştırma, bunun için kaideler ve kurallar koyma hakkı hiç kimseye verilmemiştir. Her kim ki kendisinde böyle bir yetki görür, böyle bir yetki uygulamaya kalkışırsa ilahlık iddiasında bulunmuş demektir, Firavunluk iddiasında bulunmuş demektir, 'ben sizin yüce rabbinizim' demiş demektir, 'ben sizin ilahınızım' demiş demektir. Bunu ister bilerek yapsın, ister bilmeyerek. İster iyi niyetle yapsın, ister tahakküm arzusuyla.
.
Her kim de bir başkasının kendisi üzerinde kaideler koyma, kurallar ve hükümler koyma hakkına sahip olduğuna inanırsa onu ilah edinmiş demektir" Sayfa 34, 35.
"Kur'an-ı Kerim'in Hz Adem ve İblisi anlatan bölümlerini okumuşsanız hatırlamaya çalışın okumamışsanız veya unutmuşsanız bir daha okuyun...
İblis kafirdir. Allahu Teala'nın varlığına, birliğine inanan bir kafir.
İblis, Allah Teala'nın yaratıcılığına inanan bir kafirdir.
İblis, Allah Teala'nın yegane güç ve kuvvet sahibi olduğuna inanan bir kafirdir.
İblis, herkesi yaratan ve öldürenin, ecellerini belirleyenin Allah Teala olduğuna inanan bir kafirdir.
İblis, Allah Teala tarafından bütün insanların yeniden diriltileceğine, hesaba çekileceğine ve yaptıklarının karşılığını göreceğine inanan bir kafirdir.
Peki İblisi kafir yapan şey nedir?
Birincisi; itaatsizliğinde direnmesidir. Adem (a.s) gibi pişman olup derhal tevbe etmemesi, hatasından dönmemesidir.
İkincisi; Allah Teala'nın 'Adem'e secde edin' emrini anlamsız ve yanlış olarak görmesi 'Demek ben senin şu çamurdan yarattığına secde edeceğim ha?' (17/61) mantığında olmasıdır.
Şimdi etrafımızda aynı mantığa sahip insanların olup olmadığını şöyle bir düşünelim. Allah Teala'nın emir ve hükümleri hakkında: 'böylesi bir zamanda hiç olacak şey midir bu?' düşüncesinde olan ve bunu bu şekilde ifade eden insanlar tanımıyor musunuz?" Sayfa 36, 37.
"Firavunlara göre Musa'lar fesatçıdırlar, bozguncudurlar... Gönderildiği bir toplum içerisinde rasullerin faaliyetlerine biraz daha dışarıdan ve geniş açıdan bakmaya çalışalım. Ortada kurulu bir düzen var. Sürüp gitmekte olan bir hayat tarzı var. Ezeniyle ezileniyle yamukluğuyla çarpıklığıyla da olsa alışagelmiş, devam eden bir yaşantı biçimi, kemikleşmiş bir yapı, dönmekte olan bir çark var ve birisi geliyor, bunu yıkmak istiyor, değiştirmek istiyor, dönmekte olan çarkın arasına çomak sokmak istiyor. Sürüp gitmekte olan kurulu bir düzenin en önemli rükunlarını, sütunlarını yıkıp kaldırmak istiyor. O toplumun uğrunda saygıyla veya korkuyla eğildiği değerleri reddeden ve diğer insanları da buna teşvik eden birisini düşünün. Buna hangi gözle bakılır? Elbette fesatçı, fitneci, bozguncu gözüyle bakılır.
Rasulleri veya bir toplumda rasulce çıkış yapan muvahhidleri 'fesatçı', 'bozguncu' diye nitelendiren, onlara karşı mücadele veren firavunların halkı yanlarına alabilmek için çeşitli yollara başvurdukları görülür. Bunlardan birincisi resullerin hedeflerinin sadece kendi zalim düzenleri olmadığı, halkın hepsine düşman olduğunu iddia eder. Yine Resuller ve onların yolundan gidenleri 'hain', 'vatan haini' olarak nitelerler. Öyle ya, bir firavun resulleri halka şikayet ederken 'Bu adam benim liderliğini istemiyor, benim koyduğum kuralları kabul etmiyor, benim yönetimimi ve düzenimi reddediyor' dese firavun bu durumda kendisine fazla bir destekçi bulamayacak. Hatta bazı muhaliflerin de resullere katılmasına sebep olacak...Hiçbir zalim, kendisini reddeden insanları cezalandırırken 'bunun suçu beni reddetmek' dememiştir." Sayfa 45, 46, 47.
"Bugün yeryüzünde cahiliye toplumları içerisinden çıkıp ayrılmak isteyen, fakat nasıl ve ne yapacağını bilemeyen, tavır örnekleri arayan belki binlerce insan vardır. Bütün bu insanların vebali, aklı erdiği ve mahiyetini bildiği halde Muhammed'i tavır sergilemekten kaçınan, onun yerine cahiliyenin kendi kuralları içerisinde bocalayan, netleşmeyen, berraklaşmayan bizlerin üzerindedir." Sayfa 69.
"Müminler önce kendi aralarında liderliği teke indirip, mihrabdaki liderlerini dışarıda da önlerine geçirmedikçe veya dışarıdaki liderlerini mihraba da geçirmedikçe, dinleri ve dünyaları hususunda emir aldıkları kişi aynı olmadığı müddetçe İslamı yeryüzünde hakim kılma iddiasında bulunmamalıdırlar." Sayfa 76, 77.
"Evet, gerçek müminin bütün halleri; batma tehlikesi ile karşı karşıya olan gemideki insanların hali gibidir, düşme ihtimali olan bir uçaktaki yolcuların hali gibidir. Allah Teala'yı ve onun hükümlerini, onun emir ve yasaklarını, onun korkusunu ve muhabbetini gözünde büyüten bir insandır mümin. Yine O'nunla kendisi arasına girmeye çalışan her şeyi gözünde küçülten, unutan, Allah'tan dolayı hatırlayamayan kişidir mümin" Sayfa 83.
"...Muhtar olarak başınıza seçilmiş olan kişiye varmışsınız ve şöyle diyorsunuz: 'Sen bizim muhtarımızsın fakat mühür sende değil daima şu adamda bulunacak. Mührün nerede ve nasıl kullanılacağı seni hiç alakadar etmeyecek. Köyümüzde hangi işlerin nasıl yapılacağına sen hiç karışmayacaksın. Köyü dışarıya karşı temsil etme hakkı da falanlara aittir. Köydeki insanları bir yere toplayıp onlara bir şeyler emretme, onlardan bir şeyler isteme yetkin yok...'
Bir ilçe halkı toplanıp başlarına tayin edilmiş olan kaymakama varsalar: 'Tamam sen bizim kaymakamımızsın, biz sana kaymakam bey diyeceğiz. Fakat bu ilçedeki memurlara falan emredecek, bütün imzaları falan atacak. Okulları falan denetleyecek, öğretmenlere emretme hakkı, ilçe içinde yer değiştirme yetkisi sana ait değil filanlara aittir... Diğer bütün müdürlüklerde de yine falanın sözü geçerli olacak...Emniyet filanlara bağlı, jandarma falanların emrinde olacak...senin ne halk üzerinde ne de devlet memurları üzerinde yetkin olmayacak'
Soruyoruz şimdi böyle bir muhtarlığı kim kabul eder? Hangi kaymakam yetkilerinin bu şekilde elinden alınıp başkalarına devredilmesini kabullenebilir?
Bugün insanların Allah Teala'ya teklif ettikleri şeyler de aynı değil mi? Allah'a aynı şeyleri söylemiyorlar mı veya bu şekilde bir Allah'a inanmıyorlar mı?... Muhtara ve kaymakama söylediklerini kalplerinin derinliklerinden Allah'a söylemiyorlar mı?
'Ya Rabbi! Tamam sen varsın ve birsin. Yerleri gökleri yaratansın. Geceleri gündüzleri düzenleyen ve peş peşe getirensin...Arada sırada, bayramdan bayrama sana sembolik ibadetler de yaparız. Fakaaaat ...Yeryüzünü idare etme yetkisi filanlara aittir...insanların nasıl giyineceklerine, nasıl bir hayat süreceklerine, nelere uyacaklarını, nelerle yükümlü olduklarına, nelerin suç olup nelerin suç olmadığına, hangi suça hangi cezanın verileceğine, nelerin sevileceğini, nelerden nefret edilmesi gerektiğine sen karışmayacaksın. Bütün bunları düzenleyecek ağalarımız, beylerimiz, parlamentolarımız, krallarımız, firavunlarımız, padişahlarımız,... vardır. Bu dünyada bizlere emredecek ve yasak koyacak makam ve mercilerimiz vardır. Hiçbirisine karışmayacaksın...(Haşa, haşa).
Peki beş paralık bir yetki sahibi dahi bunu kabullenmezken, böyle bir muhtarlığı, böyle bir kaymakamlığı ve böyle bir amirliği reddederken, acaba alemlerin rabbi olan Allah böyle bir ilahlığı, böyle bir rablığı kabullenir mi dersiniz?
İnsanlar bugün büyük bir haksızlık üzere olduklarını, Allah'ın haklarını aldıklarını ve layık olmayanlara verdiklerini, bu yüzden yeryüzünün en büyük zulmünü ve cinayetini işlediklerini asla unutmamalıdırlar." Sayfa 117, 118, 119.
"Farz edelim Sizin çocuklarınız var, velayetiniz ve emriniz altında kişiler var. Bunlar basit ve küçük işlerini yapmadan önce mutlaka gelip size danışıyorlar. Yine sizin velayetiniz ve emriniz altındaki bu kişiler hayati ve çok önemli kararlarında ve hareketlerinde mesela hastalıklarını, ameliyatını size duyurmadığını, evlenirken sizi haberdar etmediğini, meslek seçerken, bir işe girerken sizinle hiçbir görüşme yapmadıklarını düşünün.
Onların bütün bu davranışlarına siz ne dersiniz? Böyle bir veliliğe, böyle bir babalığa razı olur musunuz?
Bugün insanların büyük bir çoğunluğu da Allah Teala'ya karşı aynı davranışı sergilemektedirler. Çok basit ve küçük meselelerde Allah Teala'nın görüşünü almakta ve ona itaat etmekteler. Yatağa girerken nasıl girileceğini, hangi duaların okunacağını, yataktan nasıl kalkılacağını, ...tuvalete nasıl girileceğini nasıl çıkılacağını...yani bütün bu hususlarda bir görüşünün olduğunu bilmekteler ve O'na itaat etmekteler.
Fakat bunun yanında çok büyük ve hayati meselelerde Allah Teala'nın görüşünün ve emrinin olup olmadığına hiç dikkat etmemekteler. Hatta Allah Teala'nın böyle işlere karışmadığı kanaatindeler.
Düşününüz bir defa. Bu ne büyük çarpıklık, bu nasıl bir Allah inancı?
Evladın babaya anneye, onların evlatlarına nasıl davranacağını ve aile içerisindeki ahengi belirtecek fakat onların miraslarının nasıl olacağını, ne kadar miras alacaklarını belirtmeyecek veya bu hususta görüşleri olmayacak öyle mi? İki üç kişinin aralarındaki münakaşaya karışacak, kırgınlıklara ve bunların halledilmesine karışacak, fakat milyonlarca insanın mahkemelerine, hükümlerine, kanunlarına, cezalarına karışmayacak öyle mi?" Sayfa 121, 122, 123.
"Unutmayalım ki zalimlerin karşısında hakkı haykırmak ecelin vaktini asla değiştirmez. Çiğnediğimiz şu toprakların altında nice dalkavuklar, nice kapıkulu alimler de yatmaktadır. Yani hakkı haykıranlar ölmüşse onlarla birlikte dalkavuklar ve korkaklar da ölmüşlerdir. Dünya onlara da kalmamıştır. Efendilerini razı etmek için çırpınanlar da öldüler, Allah Teala'yı razı etmek için çırpınanlar da öldüler. Şu kadar var ki efendilerini razı etmek için çırpınanların kendileriyle birlikte efendileri de öldüğünden dolayı ellerine hiçbir şey geçmedi o dalkavukların.
Ve Allah'ın ayetlerini, hükümlerini gizlemeyelim. İslam'ın gün gibi aşikar olan hükümlerini kimseden saklamayalım, susmayalım. Böylece Allah Teala'nın ve resulünün yüklediği emanete hiyanet etmemiş olalım. İnsanları Allah'tan başkalarına kul olmaktan kurtarma görevi gibi görevlerin en şereflisine talip olalım ve yerine getirmeye çalışalım. İyi bilelim ki ölüm çok yakındır, hesap çok yakındır, unutmayalım." Sayfa 146, 147.