Demokrasi Risalesi-Yaşar Kaplan. Aylık Dergi Yayınları, Mart 1985.
"Gerçekte ne zaman karaya oturduğu kesinlikle tespit edilememiş olan ama karaya oturduğu bir 12 Eylül günü resmen ilan edilen Türk bandıralı Demokrasi Transatlantiği saplandığı yerden kurtarılarak kızağa çekilmişti. Restoresi hayli uzun süren ve biraz da pahalıya mal olan bu transatlantik, 1983 sonlarına doğru yeniden suya indiriliyordu." Sayfa 14.
"Türkiye'nin ister istemez girdiği 'son yeni dönem'le birlikte iş başına gelen yöneticiler her vesileyle açıklamışlardır ki demokratik ortamlarda 'ideolojik ve fikri saplantılarla mücadele etmek' gerekmektedir.
İyi ama bu mantıkla incelendiğinde, iktidardaki rejime renk veren ideolojinin kendisi de bir tür 'ideolojik ve fikri saplantı' sayılamaz mıydı? Türkiye'de hükümranlığını sürdüren ve kimilerine göre 'Atatürk milliyetçiliği' kimilerine göre 'Türk milliyetçiliği' ve kimilerine göre de 'en iyisi Kemalizm' olarak anılan ama aslında adı tam konulamamış olan mevcut ideoloji de daha başka görüşler nezdinde düpedüz bir 'ideolojik ve fikri saplantı' kabul edilemez miydi? O zaman durum ne olacaktır?" Sayfa 16.
"Kimilerine ya da kimi dünya görüşlerine göre bizatihi bir 'ideolojik ve fikri saplantı' sayılabilecek Kemalizm'in, demokratik hakkını kullanarak iktidar olması, memleket yönetmesi, memlekete hükmetmesi demokrasi oluyor da gene aynı şekilde bir tür 'ideolojik ve fikri saplantı' sayılabilecek başka bir ideolojinin ya da başka ideolojilerin, aynen Kemalizm gibi, demokratik hakkını kullanarak iktidar olmaya kalkışması, kendisine memlekete hükmetme şansı araması anti demokratik bir çıkış sayılıyor, demokrasiyi çiğneme girişimi sayılıyor ve yasak ilan ediliyor.
Demokratik olduğu kabul edilen bir memlekette, neden bir tek ideoloji dışındaki tüm ideolojilere demokratik haklarını kullanmaları yasaklanmıştır?" Sayfa 17.
"Ama Türkiye'de din, anayasal metinlerle çelişkiye düşme pahasına da olsa devletin güdümü altında bulunur öteden beri. Bunun anayasadan kaynaklanmamakta olduğu ortadadır." Sayfa 22.
"Din denildiğinde, sırf hristiyani anlayışlar kastedilirse, bu anlayışlarla mevcut anayasanın din anlayışı arasında bir çelişki meydana gelmez. Çünkü mevcut anayasa dini, vicdani meseleler arasında saymaktadır ve dine bakışını bu yaklaşımla ortaya koymaktadır.
Ancak her din, kendisinin bir 'vicdan meselesi' olarak görülmesini ve gösterilmesini kabul eder mi bakalım?
Hristiyani bir yaklaşımla din anlayışı, denilebilir ki tamamiyle vicdani bir meseledir ve tamamiyle bireysel bir düzlemde seyretmektedir. Kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmamaya, toplumsal gelişmelerin mahiyeti ve yönü ne olursa olsun bunlara seyirci kalmaya azimli bir anlayışı ifade eden hristiyani zihniyet bütün dinlere teşmil edilemez." Sayfa 23.
"Örneğin İslam dini, vicdani bir din derecesine indirilebilir mi? Vicdani bir yaklaşımla izah edilebilir mi? İslam dini, toplumsal değişiklikler karşısında, hele hele kendi egemenlik alanlarının herhangi bir birey, bir topluluk ya da bir devlet tarafından ihlal edilmesi halinde ses çıkarmaksızın oturmaya, kendisine verilmek istenen gözdağlarından yılmaya ve baskılara boyun eğmeye elverişli bir din midir?
Şu var ki, İslam'ın bu gibi özelliklerini günümüzün 'karton' müslümanlarına bakarak çıkarmak mümkün değildir. Çünkü günümüzün Müslümanları İslam'ın izzeti ve celali üzere yaşamıyorlar ki! Hiç değilse Türkiye'dekiler diyelim hadi.
Hristiyanlığın yaygın olduğu beldelerde icad edilmiş olan laiklik, oralarda devlet kanadında da din kanadında da hiçbir baş ağrısına yol açmayabilir. Çünkü Hristiyanlık hayatı tanzimle uğraşan, insanlara herhangi bir hayat tarzı öneren bir din olmaktan çıkmıştır artık, zaten bir devlet düzeni de ön görmemektedir hiçbir şekilde. Oysa İslam, hayatı tanzim eden bir dindir; bireysel yükümlülüklerin yanı sıra bir toplum düzeni kurulması yolunda da yükümlülükler getirmiştir." Sayfa 25.
"Dünyada çeşitli ülkeler laikliği benimsiyorlar ve kendi anlayışlarına göre bir düzen kuruyorlar. Zamanla bu ülkelerin ileri gelenleri göçüp gidiyor bu dünyadan. Sonra, onların görüşleri ve ilkeleri memleket yönetmek için yetersiz kalmaya başlıyor.
Toplumsal birtakım sarsıntılar meydana geldiğinde de böylesi nazik zamanlarda, ölüp gitmiş ve toprak olmuş önderlerinin tapınak haline getirilmiş olan anıt mezarlarına koşuyorlar ve müteveffa tanrılarından marifet diliyor, af diliyorlar...ilkelerinden saptıkları için başlarına neler neler geldiğini bir bir anlatarak bir daha böyle yanlış işler yapmayacaklarına, bir daha ihmalkar davranmayacaklarına dair ant içip söz veriyorlar.
Eskiden bunun adı batıl inançtı, hurafeydi ama şimdi bunun adı çağdaşlıktır artık." Sayfa 29.
"Bu memlekette, din işleriyle uğraşan bir başkanlığın Personel Dairesi Başkanı, mesai saatleri dahilinde mescide çıkılmasını, bizzat kendi personeline şifai genelgeyle yasaklayabildiğine göre ve dairelerde namaz kılınamadığına göre ve mesai saatinin bitiminden sonra da birkaç namazın vakti çıkmış olabileceğine göre, bireyler ibadetlerinden resmen alıkonulmaktadır." Sayfa 31.
"Bu memlekette namazın ifası da haccın ifası da birer 'icra' haline getirilmiştir. Hacı adayları, olimpiyatlara futbol takımı ya da güreş takımı götürür gibi 'ay-yıldızlı milli forma'larla donatılarak, takım takım ayrılarak ve başlarına bir adet antrenör tayin edilerek hacca götürülmekteler ve orada da daha başka memleketlerden daha başka 'milli takımlar'la karışıp kaynaşmamaları, tanışıp dertleşmemeleri için birbirlerine mümkün mertebe yaklaştırılmadan, tecrit şeritleri ile kuşatılmış olarak dolaştırılmakta ve öylece geri getirilip Türkiye topraklarına boşaltılmaktalar.
Devlet dinle uğraşırken samimi davranıyorsa bu durumda devletin temel düzenini, kısmen de olsa dine dayandırıyor olmaktan dolayı suçlu duruma düşmektedir; dinle uğraşırken samimi olarak değil de politika icabı, yalancıktan dine sahip çıkıyor görünüyorsa dini ve din duygularını kendisine nüfuz sağlamak için istismar etmekten dolayı suçlu duruma düşmektedir.
Dikkat etmek gerekir ki, devlet ne zaman dara düşse ve 'milli şuur ve ülküler etrafında toplanma ihtiyacı' duysa dinden medet ummaktadır hep. Demek ki, sıkıştığında devlet dini kendi şahsi emellerine kurban etmekte ve dini kendi politikasına karıştırmakta ve kendi siyasetine alet etmekte hiç bir beis görmemektedir." Sayfa 34, 35.
"Hatta her on iki yılda bir demokrasinin civatalarını sıkılama zorunluluğu duyulması da denilebilir ki salt Türkiye'ye özgü bir hadisedir. Zaten, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak amacıyla harfini, giyim kuşamını, mimari tarzını ve yemesine içmesine varana kadar hemen tüm değerlerini ve zevklerini değiştirmeyi akıl etmek de gene salt Türkiye'ye özgü bir hal değil midir ki insanlık tarihinde? Eh bunda anlaşılmayacak bir şey de yok doğrusu. Öteki ülkeler çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak niyetinde değillerse bundan bize ne!
"Evet Türk bandıralı demokrasi transatlantiği suya indiriliyor yeniden; indiriliyor ama gemide muhaliflere yer bırakılmamışa benziyor. Çıkıyor son seferine bu transatlantik, sadece kendine inananları alarak ve kendisine inanmayanların tufana gark olmasını umarak." Sayfa 40.
"Bilindiği gibi Batı, son birkaç yüzyıldır demokrasinin sırtından geçinmekte, rızkını demokrasi satarak temin etmeye çalışmaktadır." Sayfa 41.
"İlkin şunu anlamalıyız: Dini siyasete kimler alet ederler? Herhalde, dindar olmayanlar alet ederler. Yoksa bir insan dindarsa, o insanın dini siyasete alet ettiğinden söz etmek çok gülünç bir şey olur." Sayfa 47.
"Doğrusu ya, şu 'şeriat' sözcüğü yüzünden az insanın canı yakılmadı şimdiye değin. Zaman oldu kişiler bu sözcüğü ağızlarına alamaz oldular. Bakıldı, kimin konuşmasında bir 'şeriat' sözcüğü geçmektedir, hemen onun en münasip ve en kestirme yoldan canı yakıldı.
Niçin bu denli aşırı bir tepki gösteriliyordu bu sözcüğe karşı? Şeriat denildiğinde salt İslam akla geliyordu da ondan.
Öyleyse bu tepki doğrudan doğruya İslam'a gösterilmiş bir tepki sayılamaz mıydı? Elbette sayılabilirdi. Elbette ki bu tepki doğrudan doğruya İslam'a karşı gösterilen bir tepkiydi ve başka bir anlama da alınamazdı kesinlikle.
Bu zihniyette olan tiplerin bu tavırlarından açıkça anlaşılacağı üzere, adamlar İslam'a soyut düzlemde hiçbir zaman karşı değildirler kendi akıllarınca, olmamışlardır da. Ama İslam'ın şeriatleşmesine, yani toplumsal bir düzen haline gelmesine, yani soyut düzlemden çıkarılıp somut düzlemde gündeme getirilmesine karşıdırlar.
Doğrudan doğruya İslam'a karşı saldırıya geçmek bir zaman sonra saldırganları haksız bir konuma itebilecekken, İslam'a değil ama 'şeriat'e karşı çıkıyor görünmek, şeriati reddetmenin İslam'ı reddetmek sayılmayacağı iddiasıyla saldırıyı sürdürmek belki toplumun kimi unsurlarını kandırıp kazanabilir ve doğabilecek olası tepkilerin karşı tepkilerle dengelenmesini sağlayabilirdi. Bu hesap galiba tuttu da bir süre.
Aslında yeryüzündeki her rejim bir tür 'şeriat' değil midir? Şeriasız bir rejim düşünülebilir mi? Rengi ve ideali ne olursa olsun, asıl olarak toplumsal hayata yön vermeye talip her ideolojinin her sistemin bir de şeriatı yok mudur?
Sözgelimi, kapitalizmi esas alan bir rejimin temelde bir 'kapitalist şeriati' yani bir 'kapitalist hukuk düzeni' ya da diyelim ki sosyalizmi esas alan bir rejimin temelde bir 'sosyalist şeriati' yani 'sosyalist hukuk düzeni' bulunmaz mı ya da daha dar açıdan bakarak ve daha yakın bir örnekten çıkarak konuşacak olursak, nasıl bir şey olduğu tam belli olmasa da Kemalist olduğu söylenen bir rejimin temelinde de bir 'kemalist şeriat' yani 'kemalist hukuk düzeni' bulunmaz mı?
Demek oluyor ki her rejimin dayandığı bir şeriat vardır.
Hal böyleyken niçin korkuyorlar öyleyse şeriatten? Şeriati tanımadıkları, şeriatin ne olduğunu bilmedikleri için herhalde. İşlerine öyle geldiği için de olabilir tabii.
Olayın demokratik bağlantısına gelince....'Senin şeriatin sana, benim şeriatım bana diyemeyen hiçbir düzenin demokratikliği iddia edilemez." Sayfa 51, 52, 53, 54.
"İyi düşünelim, bir düzen insanlara bir hayat tarzı teklif etmekle; insanlara kazanmanın ve harcamanın yollarını, iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu göstermekle birtakım helaller ve haramlar va'zetmiş olmuyor mu? Bir düzen kimleri ve neleri sevmek gerektiğini, kimlerden ve nelerden nefret etmek gerektiğini, neye nasıl yaklaşılması gerektiğini öğretmekle bir tür ahlak anlayışı va'zetmiş olmuyor mu? Bu haliyle en basit bir düzen bile, bizzat kendi eliyle bir 'din' önermiş olmuyor mu insanlara? Önermekten de öte, bir takım zorlayıcı kurallar getirmek suretiyle insanları kendi va'zettiği bir din, yani bir hayat tarzı üzere yaşatmıyor mu?" Sayfa 58, 59.
"Aramızda 'İslam' kisvesi altında yaşayıp giden bir garip din var demiştik. Bunu 'Allah'ın dini' olarak görmek, bağışlanamaz bir hata olur. Bu Allah'ın dini değil, emperyalizmin üstümüzdeki gölgesidir." Sayfa 66.