Nasıl Bir Devlet - Abdulvehhab El Efendi - İlke Yayınları, 1994.
"Müslümanlar yüzyıllardır süren uyuşukluktan uyandıklarında, kendilerini işte bu ulus devletler içerisinde buldular. İlelebet bu ilginç yaratıklara hizmet ve Allah'ın yerine onlara ibadet etmeye mahkum edildiler. Benim ülkem doğru ya da yanlış ve benim ulusum 'uber alles' idi günün sloganı. Büyük olan, haşa artık Allah değil ülkeydi ve onun uğrunda öldürmeli ve öldürülmeliydi." Sayfa 16
"1924'te Türkiye'de hilafetin ilgasını izleyen dönem, Müslümanlar için derin bir ızdırap ve şaşkınlık dönemiydi. İslamın doğuşundan sonra ilk defa inananlar, inançlarının koruyuculuğunu iddia eden merkezi bir otoriteden mahrum bırakıldı. Daha önceki sıkıntılı zamanlar gibi trajedi psikolojisi pek çok potansiyel reformcuyu aksiyona itti.
Mısır'da 1928'de genç bir öğretmen olan Hasan El Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler böyle bir atmosferin ürünüydü. Hz Peygamberin 622'de Medine'de siyasi otoriteyi üstlenmesinden sonra ilk defa İslam, devletsiz bir din, vatanını arayan bir ideoloji oldu.
Bir kararsızlık döneminden sonra Müslüman Kardeşler her şeyden önce Mısırlı bir hareket olduğunu fark etti. Mısır toplumunu ve devletini düzeltmeye koyuldu.
İhvana göre ilk yapılması gerekenler sırasıyla sömürgeciliğe karşı mücadele etmek, Mısır'da İslami prensiplere göre bağımsız bir devlet kurmak, sosyal adalet ve refah için çalışmak idi.
Başlıca amacının ruhu uyandırmak ve kalpleri harekete geçirmek olduğunu vurguluyordu. Arzulanan bütün reformlar bu amacı izleyecekti. İslami aileyi ve İslami toplumu kuracak Müslüman fertler yetiştirilmeliydi. İslam devleti bu reform programının bir meyvesi olmalıydı, başlangıç noktası değil." Sayfa 64, 65,66
"İhvan'ın tecrübe ve tavrı devlet konusunda detaylı tartışmalara müsait değilken Pakistan'da Cemaati İslami bu konuya oldukça fazla ağırlık verdi.
Mevdudi, Müslüman milliyetçilerin, sonuçta Müslümanları İslami devlete götürebilecek milliyetçi bir temel üzerine kurulu devlet iddialarını reddettikten sonra, İslam devletinin Hilafet ilkesine dayalı ortak bir ibadet eylemi olduğunu ileri sürdü." Sayfa 67
"İslam devletinin amacı, mümkün olan her yolla fazileti teşvik etmek ve faziletsizlikle savaşmaktı. Bu kabulden yola çıkarak Mevdudi İslam devletinin, komünist ve faşist devletlere benzer bir şekilde totaliter olması gerektiği sonucuna vardı. İslam Devleti insanların ırk ya da sınıf değil, sadece inanç temelinde vatandaşlık hakkını kazandığı ideolojik bir devletti.
Bu devleti kurabilmek için önce faziletli bir toplum kurulmalıydı. Zira devlet, içerisinde doğduğu sosyal şartların bir yansımasıdır. Bu nedenle yalnızca İslam'a bağlı sadık bir çekirdek kitle yükselmeli ve toplumda hegemonyayı sağlayana kadar çalışmalı, böylece bir İslam devletinin doğuşuna yol açmalıydı.
Mevdudi'nin görüşü, klasik teorinin modern kavramlarla başarısız bir şekilde uzlaştırılmasından kaynaklanan pek çok sorunu beraberinde getirdi. Toplumun hakimiyeti, halifeye fiili bir diktatörlük vererek elinden alınıyordu. Devletin fazileti teşvik etmede ve faziletsizlikle savaşmada mutlak sorumluluk taşıdığı iddiası, sorumlu olarak devletin totaliter olması gerektiği sonucunu getiriyor. Böylelikle devlet, insanların özel ilişkilerine müdahale hakkına sahip oluyor.
Bir süre bu tavır, çağdaş İslamcı hareketin görüşünü belirledi. Ancak 1960'larda ve 1970'lerde Hasan Turabi'nin önderlik ettiği Sudan'lı İhvan ile Şeyh Raşid el Gannuşi'nin önderlik ettiği Tunus İslami Yöneliş Hareketi, alternatif bir görüş ortaya koydu. Devlet sorununa oldukça ilgi gösteren ve fiilen devlet tecrübesini yaşamış olan Turabi, devletin İslam'da hukuken merkezi bir prensibi temsil ettiğini ve halk oy birliğinin de aynı derecede önemli olduğunu ileri sürerek soruna metodolojik bir açıdan yaklaştı." Sayfa 68, 69.
"Humeyni, İran'da modern eğitimli gençlik arasında filizlenen İslami aktivizmin tarafını tuttu ve benzer bir aktivizm gösteremediği için ulemayı suçladı. İran'da Pehlevi rejimine karşı verdiği siyasi ve entellektüel mücadelesinde Humeyni, şii düşünceyi devrimleştirmeyi başardı.
Humeyni'nin düşüncesi geleneksel şii düşünceyle modern devrimci teori arasında yaptığı güçlü ve dinamik sentezi ile devrimci düşünür Ali Şeriati'nin katkılarıyla kemale erdi. İran gençliğini cezbeden Şeriati'nin fikirleri, gelenek ile modernlik arasında bir köprü vazifesi gördü ve kamuoyunu Humeyni'nin gelenek temelli devrimci çağrısına çekti.
Pratikte İran İslam Cumhuriyeti pek çok problemle karşılaştı ve şii İranlılar dahil pek çok Müslümana göre, ideal İslam Devleti sadece bir ideal ve bir rüya olarak kaldı. Ne bu ütopyanın vatandaşları ne de yöneticileri ilahi birer varlık olarak gözüktüler. Onlar iktidar ve nüfuz için birbirleriyle yarışabilecek ve yarışan, kafirler gibi maddi şeyler üzerine mücadele eden ve bazen bunlardan da kötüsünü yapan, yanılabilir insanoğullarıydı." Sayfa 72, 73.
"İran örneği kendilerinin bile bağlı olmadıkları idealler adına, küçük bir insan grubunun iktidarı tekellerine alabileceğini gözler önüne serdi. İran rejimi pek çok kimse için zorbalıktı ve yöneticilerle aynı görüşleri paylaşmayan sıradan Müslümanlar için itiraz hakkı bulunmuyordu. Anayasa masum (hata yapmaz) imama çok yakın bir lider tarafından belirlendiği için, hükümetin despotik davranışını nasıl düzeltilebileceği sorusu tam olarak sorulamadı bile.
İslamcıların, isteksiz toplumu doğru yola sürükleyecek güçlü bir devlet tasavvurları, baskıcı, yarı hayali bir görüşün ürünüdür.
Faziletli insan olma özgürlüğü olmasa da İslamcı hareketlerin meydana getirmeye çalıştığı vatandaş, günah işleme özgürlüğünden mahrum biridir. Bu hiç şüphesiz, kadını ve erkeği yaratan ve her ikisine de özgür irade veren Allah'ın istemediği bir şeydir." Sayfa 74, 75.
"2 Dünya Savaşı'ndan sonra siyasi bağımsızlıklarını elde etmeye başlayan İslam dünyası, bunu ancak şartlı olarak ve mevcut uluslararası düzenin sınırlamaları dahilinde başarabiliyordu. Her Müslüman devlet, oluşumunda pay sahibi olmadığı ve uyum sağlamak durumunda olduğu bir ortama doğuyordu. Her yeni ülke, Birleşmiş Milletler'e katılmak ve yönetmeliğini imzalamak durumundaydı. Uluslararası para kuruluşlarına üye olmak, uluslararası hukuk ve düzenlemeleri kabul etmek ve uluslararası düzeni yönlendiren değerlere bağlı olmak zorundaydı. Yöneticilerin de büyük güçlerin, Avrupalı ve batılı güçlerin hakimiyetini tanımaya eğilimli olması şaşırtıcı değildi." Sayfa 79.
"Her şeyden önce, mükemmel bir uluslararası sistem olarak İslam, en başından dünya siyaseti ile ilgilidir. İslam, bütün halkların eşitliğine dayalı uluslararası bir misyon iddiasındaki ilk inanç sistemidir. Asur'dan Roma'ya kadar antik imparatorluklar da dünyayı yönetme arzularını ya da hayallerini açığa vurmuşlardı ama onların fikirleri başka halkların özel bir millete ya da ferde boyun eğmelerine dayanıyordu. Ancak İslam, daha önce görülmemiş bir açıklıkla ortaya koyduğu; hukukun önünde eşitlik ilkesine dayalı, tek bir siyasi otoritenin altında bir dünya birliği fikrini getirmiştir. İslam tarihi, bu idealle yoğrulmuş ve bu ideali bir gerçeğe dönüştürmüştür.
İç düzendeki yetersizlikler, uluslararası alanda artan prestij ve başarılarla gözden kayboldu. Daha sonraki dönemlerin güç devleti kavramı, gerçek İslami değerler ışığında mahkum edilmeliydi, ancak bu kavram rakiplere karşı önemli bir ilerleme temsil ettiği için, Müslümanlar kavramın etrafındaki dünyaya yaptığı olumlu katkının haklı gururunu taşıyorlardı.
Samimi müslümanlar, iktidarı elde etmek için yabancı kafir güçlerle işbirliği yapan vicdansız prensler tarafından düş kırıklığına uğratıldılar. Özellikle 11. yüzyılın başından itibaren çöküş aşamasında olan Endülüs'ün savaşan sultanları, yaşanan skandallara bir örnek teşkil ediyorlardı. 16.yüzyıldan sonra Müslüman sultanların kafirlerle işbirlikleri, istisnadan çok bir kural haline gelmişti. Batılı güçlerle imzalanan anlaşmalar onlara adaletsiz bir avantaj sağlıyor ve giderek Müslüman devletlerin bağımsızlık ve bütünlükleri aşınıyordu." Sayfa 83, 84.
"Mevcut sisteme ahlaki eleştiriler getiren İslam, sistemin kuyusunu kazmaya devam edecektir. İslam'a cevap, ideoloji seviyesinde aranmalıdır ve şu ana kadar da hiçbir cevap yeterli olamamıştır. Batı, bütün Müslüman dünyayı işgal etti ve büyük bir kısmını yıllarca idare etti. Komünizm ve enternasyonalizm adına Müslüman Orta Asya yıllarca işgal altındaydı. Ancak bütün bu inanç ve hareketler tarihe karıştı. Sadece İslam hala çok kuvvetli. Tartışma burada da sona ermeyecek." Sayfa 85.
"Çağdaş Müslüman aktivistler, Arap dünyasında ve Pakistan'da istenilenin aksi bir sonuç verse de İsrail ve Hint karşıtı tavırlarını sürdürdükleri müddetçe despot ve bozguncu rejimleri desteklediler. Müslüman dünya içinde şimdi yeryüzünün en bozuk rejimleri vardır. Üstelik düşmanlarına karşı mücadelede hemen hemen hiç gelişme kaydedemediler. Aslında bu duruma yol açan, bu rejimlerin ta kendisi. Halklarının güvenini yitiren despotik rejimler, iktidarda kalmalarını, kendileriyle mücadele etmeleri gereken aynı düşmanlara borçlular.
Şimdi islamcılar her biri farklı bir despotik rejimi destekleyen hiziplere bölünmüş durumdalar. İran'ı destekleyenler olduğu kadar, Suudi versiyonunu tercih edenler ve hatta Irak'ı sevenler bile var.
İkinci olarak, Müslüman aktivistler yabancı düşmanlarla savaşıma öncelik veriyorlar ve bu amaç için dahili reform taleplerinden taviz veriyorlar. Bütün bozgunculuk, despotizm, yanlış ve kötü yönetim çeşitleri, şu ya da bu düşmana savaşım adıyla hoşgörülüyor. Bütün diğer günahların müsebbibi, günahın ta kendisi olan içerideki düşmana, sayıları bir türlü tükenmeyen dış düşmanlara karşı zafer adına dokunulmuyor. Bunun en göze çarpanı örneği İran İslam devrimidir. Boş yere gerçek ve hayali düşmanların peşinde koşulurken, kesin çözüm bekleyen ciddi iç sorunlardan dikkatler kaçırıldı." Sayfa 109, 110.
"İslamcılara göre halk iradesi, özünde İslam ilkelerinden sapmalar barındırıyordu. Böylece islamcılar çareyi, halkı doğru yolda tutacağını ümit ettikleri katı otoriterlikte aradılar. Karşılaştıkları mütemadi hayal kırıklıkları, bu grupların çoğunu, otoriterliğin özgürlük değil bozgunculuk kaynağı olduğuna hala ikna edemedi. Bugün baskıların, İslam ahlakını teşvikten daha ziyade ahlaksızlığa teşvik için kullanıldığına, Müslüman toplumların tecrübesi yeterli bir delil sayılmalıdır.
İslam Devleti arayışı önce özgürlük arayışı ile başlamalıdır. Düşünce, eylem, günah işleme, tevbe etme ve son olarak kişinin kendisini ve huzurunu Allah'a itaatte bulması özgürlüğü. Ancak o zaman gerçek İslam toplumu ve onun ürünü olan gerçek İslam Devleti ortaya çıkabilir. O halde Müslümanın savaşımı, bir şey için bireylerin herhangi bir eyleme zorlanamama hakları, başka bir deyişle demokrasi için olmalıdır. Bu özgürlük içinde toplum kendisini bulacak ve ahlaki durumunu düzeltecek, ardından da Peygamberi toplum modeline dayalı bir devlet kuracaktır." Sayfa 111.
"Konuyu İslam Devleti'nin şekli üzerine somut önerilerle toparlamak için, İslam devletinin yeniden tesis edilmesinde Müslüman ferdin hürriyet ve şerefini temel kabul edilmesi elzemdir. Bugünün müslümanı için ideal devlet ya da herhangi bir zamanda ideal İslam Devleti, demokratik olmak zorundadır.
İslami olsun olmasın herhangi bir devlet, vatandaşlarının özgür iradesine dayanmalıdır. Müslüman toplum tarafından kurulan bir devlet de zorunlu olarak şeriata dayalı bir İslam Devleti olacaktır. Bir İslam toplumunda Allah'ın şu ya da bu emrini takip etmekle ilgili bir seçimin ortaya çıkması düşünülemez. İslam devletinin bir demokrasi olamayacağı, zira demokrasinin halkın iradesini, şeriat dahil her türlü hukukun üzerine çıkarma anlamına geldiğini öne süren aşırı titiz teorisyenlerin iddiaları mesnetsizdir. Şayet bir İslam toplumu şeriatı reddederse, zaten o toplum tanım gereği İslami değildir ve bu yazarların tezleri böyle bir toplum için geçerli olamaz. Ancak geçmişte olduğu gibi, İslam toplumunda bir takım başka ihtilafların çıkması kaçınılmazdır. Demokrasi, bu ihtilafların üzerinde anlaşılan, eşit ve adil bir prosedürle barış içinde çözülebilmesi demektir.
Mevdudi ve Kutub'un söyledikleri, şeriatı kabul etmeyen bir topluma reçete yazmakla ilgilenmemiz gerektiği iddiası kabul edilemez. Şeriat öncesi bir toplumda, toplumu tekrar İslam'a döndürme şartları ancak toplumun işleyişinin ve İslam'ın taleplerinin serbestçe tartışıldığı bir ortamı sağlayan demokrasi ile mümkündür Şayet toplum şeriata dönmeye karar verirse. toplumu bir arada tutmak ve ihtilafları çözmek için yine demokrasiye ihtiyaç vardır.
İslami bir devlet aynı zamanda bağımsız ve kendine yeterli olmalıdır. Saldırgan ve yıkıcı olmamalı, ancak ahlaki inançlarına sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. İslam Devleti, gezenimizdeki çoğu toplumu, sağlıksız konforların ardından koşan beyinsiz sürüler haline getiren tüketici köleliğe karşı nefretiyle asaletini ortaya koymalıdır.
Bu devlet, kendisini uluslararası arenada yeniden tesis ederek ve global Müslüman toplum için bir odak noktası olmaya çalışarak dışa açılmalıdır.
Son olarak, İslami bir devlet, bütün insanlık için bir ışık olmalıdır. İslam Devleti bugünün ulus devletleri gibi, vatandaşları için sağlıksız konforlar ve maddi nimetler için sonu gelmez bir uğraşıya giremez. Böyle gözü doymaz bir kara çukur olmak yerine, İslam Devleti, ışığını dışarı yansıtmalı ve bir ikram felsefesi geliştirmelidir. Sistemden ne koparabilirim diye birbirleriyle çatışan çıkar grupları olmamalıdır. Rekabet, ne kadar alınabileceği ile değil ne kadar verilebileceği ile ilgili olmalıdır. Böyle bir toplumun dünyaya kazandıracaklarının sınırı yoktur. Sayfa 113, 114, 115