İktidar ve Kader-Ahmet Baydar. Beyan Yayınları, Eylül 2008.
"Irkçılık, kabilecilik, akrabacılık, ulusalcılık ve hemşericilik gibi her türlü asabiyetçi damarın, tarihin çeşitli dönemlerinde korkunç katliamlara sebep olduğu, pek çok dindar toplumlarda bile türlü mutaassıplıklara ve hatta din kardeşliğini tehdit eden savaşlara sebep olduğu görülür.
Dört halifenin şura-seçim uygulamasından sonra, Emevilerin zürriyeti esas alan saltanata dönüşlerini de İslam tarihinde asabiyet lehine ilk ciddi kırılma noktası olarak görmek gerekir.
Artık İmamiye gibi siyasi-dini bazı örgütlenmelerle seyitlik ve şeriflik benzeri bazı gelenekleri de kendilerini muayyen bir aileye isnat etmeleri de asabiyetçi arayışların birer alternatifi olarak görmek gerektiğini izaha hacet yoktur." Sayfa 14.
"(Kur'an'daki) Bütün 'el-A'râb' kelimelerinin, dine davet karşısında asabiyete sarılan, medeni-bedevi bütün 'şu Araplar' demek olduğunu düşünüyoruz.
Kısaca el-A'râb, bidayette kan bağına, soy birliğine, ataların adet ve törelerine itimat ederek sonuna kadar direnen, sonra 'İbrahim Milleti'ne karşı imha planları uygulayan, daha sonra da teslim olmaya mecbur kalanlardır." Sayfa 48.
"Muaviye'nin hilafet iddiası yoktur ama onun bütün gayretleri, Ali'nin meşru halife olmadığı iddiasına dayanmaktadır. Bu da kendi hilafetini istemenin yarısıdır." Sayfa 59.
"Kimileri 'Ali, hak bir halife olduğu halde hakem işine razı oldu. Eğer hak bir halife değilse o zaman da Hilafet iddiasıyla savaşlara sebep olarak daha ağır bir suç işledi' şeklinde Ali'yi suçlayan propagandaya başlar.
Kimileri de 'Muaviye, Osman'ın kendi çocukları hayatta iken kalkıp kan dava etmiştir. Hem o olayda öldürülen sadece Osman'dır ama Muaviye'nin kan davası aylarca süren bir çatışmaya sebep olmuştur' diyerek Muaviye'yi suçlu görür. Kimileri de hakem olayını ve hakemleri suçlar." Sayfa 61.
"Bizim tam da işte bu noktada dikkat çekmek istediğimiz husus ise Medine hayatının öğrettiği şura-seçim-biat esasına dayanan hilafetin, Muaviye'ye verilen bu destek sayesinde egemenlik (muktedirlik) esasına dayanan iktidar ve saltanata dönüşmüş olmasıdır." Sayfa 63.
"İslam geleneğinde yönetim antlaşmalarındaki şura-seçim unsurunu iptal ederek cebirle antlaşma yapan ilk kişinin de Muaviye olduğu bilinir. O, kendisinden sonrası için de oğlu Yezid'i veliaht belirler. Böylece hilafet, saltanata ve verasete dönüşür.
"İlk dört halife 'Resul'ün halifesi' ünvanını kullanmışlarken, Muaviye 'Allah'ın halifesi' ünvanını kullanmaya başlar. Zamanla halife sözcüğü tamamen unutulur. Daha sonra onun yerini Sultan alır.
İşte bütün bunların dini gerekçeleri de bazı 'hadisler'le izah edilir.
Sonunda, Kur'an'ın açtığı çığıra ve onun konuştuğu dile yabancı olan yeni bir hayat tarzı gelişir. İktidarın saltanatı, Araplara da diğer toplumlara karşı saltanat imkanı verir. Arap olmayan Müslüman halklar hakir görülerek onlara 'Mevali' denir. Zamanla Araplar Mevali ile aynı mabette bulunmaz, aynı sofraya oturmaz, aynı hizada yürümez, onlara kız vermezler. Hatta bazı yöneticiler mevaliden cizye almaya başlar." Sayfa 72, 73.
"Putperest Araplar, Sıffin olayından sadece yarım asır önce, inkar gerekçelerini Cebir doktrini üzerine oturtarak 'Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O'nun dışında hiçbir Tanrıya tapmazdık' (En'am 6:148, Nahl 16:35) demekte idiler.
Yani, onlar Allah'ın, insanı seçme yeteneği ile donattığı gerçekliğini örtüyorlardı. Saltanat da bu inancı resmi öğreti haline getiriyordu." Sayfa 74.
"Kaldı ki Kur'an, hidayet ve dalaleti seçmekte herkesin özgür olduğunu göstererek insana özgürlük verir.
Bu nedenle önce Kur'an pasajları cebirci bakışla tek tek ele alınır. Özgürlük veriyor görünen ayetler farklı yorumlara tabi tutulur. İlahın mutlak kudretini dile getiren ayetlerden Cebir mantığı lehine çıkarımlar yapılır.
Ardından da başına bir 'sened' ihdas edilen her türlü hadis, metnine ve düşünsel sonuçlarına bakılmaksızın, beliren ihtiyaca göre tespit ve tedvin edilir." Sayfa 75.
"Kaderiye, aslında kaderi savunanlardır. Ancak onlar Allah'ın evrende cari olan kudretine kader derler. İnsanın özgür olduğunu savunur. Allah'ın bütün tabiatı bir kaderle mecbur tuttuğu halde, insana özgür bir tabiat verdiğini dile getirirler.
Bu nedenle (insan) her ne seçerse yine de o kaderlerden birisini seçmiş olur. Her yaptığından da sorumlu tutulur. Bu düşünceye göre; eğer Allah tarafından önceden yazılmış bir şey varsa, buna ancak ilahi kudretin icra biçimi denir.
Bu nedenle bir yandan Allah'ın adil olduğunu telkin ederken, diğer yandan da insanın yaptıklarından sorumlu olduğunu vurgularlar. Cebircilerin aksine, kullara irade hürriyeti tanıyan ayetleri ön plana çıkarırlar.
Ferdi sorumluluk ilkesini ön plana çıkaranların başında Hz.Ali'yi ve İbn Abbas'ı saymak gerekir. Bu halkanın sonraki en güçlü sesi ise Hasan El Basri olur. Sultan Abdülmelik'e cevaben meşhur Kader Risalesi'ni kaleme alır.
Ferdi sorumluluk ilkesini ön plana çıkarmasından dolayı Hasan Basri gibi izlenenler, El Cüheni gibi Kaderiye yaftası vurulanlar, Ebu Hanife gibi hem izlenen, hem suçlanan ve hem de muaheze edilenler, Cafer es-Sadık gibi takiyye yolunu seçenler, Gaylan ed-Dımeşki gibi isyankar sayılarak öldürülenler de vardır." Sayfa 80, 81.
"Ebu'l Hasan El Eş'ari Kadriye'den olan hocasının görüşlerini benimsemesine ve onu savunan bazı eserler dahi kaleme almasına rağmen, daha sonra bu çizgiden kesin bir dönüşle ayrılır. Bunun anlamı şudur: Önceden herkes fiilinin sahibidir; kulların fiillerinin Allah'a isnat edilmesi tam bir mecazdır. Çünkü bu fiiller gerçek anlamda insana aittir. Bu nedenle insanlar yaptıklarından sorumlu tutulmaktadır şeklindeki görüşleri savunmaktadır. Sonra da bu düşünme biçimini terk eder.
Tercih ettiği yeni düşünme biçimi, saltanat öğretisidir. Buna göre; bütün fiiller Allah'ın takdiridir. Kulların fiillerinin kendilerine isnat edilmesi ise tam bir mecazdır. Çünkü mutlak kudret sahibi Tanrının fiillerinin bulunduğu yerde kulunun fiilinden söz edilemez." Sayfa 82.
"Ebu Mansur El-Maturidi Türk'tür. Kendisinden önceki selefi, kaderi, mütezili ve hanefi ulemanın kelami düşüncelerini tahlil ederek, akli ve nakli ilkelerini tespit eder. Ünlü eseri Kitabu't Tevhid'in dörtte birinde kader konusunu işler. Ona göre, Allah iman ve inkarı insanların meşietine bırakmıştır.
Yıllar geçmiş ama İslam dünyası bu iki imamın değerler dizisini geçememiştir. Ancak bu da teoride böyledir. Pratikte ise İslam dünyasının hemen tamamını Eş'ari düşünme biçimi doldurmuştur." Sayfa 84, 85.
"İnsan düşünür. İşlerini seçerek yapar. Düşünmek ve seçmek ise alternatifli işlerdir. Bu da tabii olarak özgür olmayı gerektirir. İnsanın yaptığı bütün işlerin tek tek önceden belirlenmişliği ile bu özgürlüğün bir arada düşünülmesi ise özgürlük yanında ciddi bir sorun oluşturur.
Zaten bu nedenle, kimileri insanın gücünün yettiği ve kendisinin sebep olduğu olayları kader dışında tutarlar. Kaderi ölüm gibi uyulması zorunlu bilinen, insan iradesini ve kudretini aşan durumlara hasrederler.
İnsanı her vesileyle düşünmeye çağıran, iman ve küfür tercihini onun özgür iradesine bırakan, ona eşsiz bir ferdi sorumluluk alanı ayıran, onun yaptıklarına mükafat ve ceza vaat eden Kur'an, insanın yapıp etmelerinin de önceden belirlenmiş olduğunu söylemiş olabilir mi?" Sayfa 88.
"Ancak her şeyden önce, hidayet konusunda aynı uslüpta söylenmiş iki Kur'ani ilkeyi hatırlamamız gerekiyor;
a) Allah'ın yaratması, kulun seçmesine bağlıdır (Şura 42:13)
b) İnsanların seçtikleri her şey de aslında Allah'ın seçtikleridir (Tekvir 81:29,
Müddessir 74:54-56, Nisa 4:78-79)
"Diğer yandan, Allah'ın olacakları ezelde bilmesi de kulu mecbur etmez." Sayfa 99.
"Yani inkar hastalıklı bir durumdur. Nifak ise bilgi ile belge ile ayet ile dağıtılabilecek bir illet değildir.
Münafık kendi özgürlüğü ile Tanrının özgürlüğünün bir arada bulunuşunu istismar eden kimsedir. İnkarını makulleştirmek için kaderciliği kullanan kimsedir. Bu nedenle Kur'an onlara kader şöyle değildir, böyledir diye talimde bulunmadı. Şunlar yanlış, bunlar doğrudur demedi. Muhataplarını şoklamayı tercih etti.
Yeri geldiğinde 'dileyen inansın, dileyen inkar etsin' dedi. Muhatabın inadına karşı 'o dilediğine hidayet verir, dilediğini terk eder' dedi. Bir savaşta ilahi yardımı dile getirirken 'attığın zaman sen atmadın ama Allah attı' dedi. Şifa bulmaz inkarcılar karşısında, bir yandan peygambere strateji gösterirken bir yandan da inkarcıya inzar fırlattı ve şöyle dedi: 'ister uyar ister uyarma, inanmazlar, Allah kalplerini mühürledi' dedi.
Allah bize; iradesinden irade, işitmesinden işitme, görmesinden görme, gazabından gazap vermiştir. Allah rahmetin peşinde olana rahmet, hikmetin peşinde olana hikmet vermektedir." Sayfa 100, 101.
"Sonuç yerine;
Hz Muhammed, tırmanılması zor asabiyet tepelerinde insanlık için büyük bir kardeşlik çığırı açar. Ancak daha o hayattayken asabiyet ateşi yeniden alevlenir ve 'İbrahim milleti' terkibinde simgelenen bu çığırı tehdit etmeye başlar.
Mekke'nin fethinden sonradır. Yapmacık inanç ve davranışlar baş gösterir. İki yüzlü karakterler doldurur yolu. Ardından Yemen'de milliyetçi isyanlar başlar. Dört ayda bölgenin tamamını kuşatır. Bu isyan güçlükle bastırılır. Hz.Ebubekir Yemane'de benzer bir isyanla karşılaşır. Öncekinden çok daha zor bastırılır.
Asabiyet ateşi Hz.Ömer döneminde fırtına öncesi sessizliğe bürünür. Hz Osman döneminde yeniden ama içten içe sinsice tutuşur. söndürme çalışmalarında halife hayatını kaybeder. Artık Hz.Ali'nin gayretleri de yetmez olur.
Emevi saltanatı başlar. Cahiliye devrinin kıymet hükümlerine dönmenin yolları aranır. Kur'an'a müdahale edilmez ama kelimelerin anlamları yerlerinden kaydırılır. İstenilen ve gerekli olan şeyler de Hz.Peygamberin diliyle söylenir.
Arapların diğer bütün ırklardan üstün olduğu telkin edilir. Kureyşlilik, Arapçılık için basamak yapılır. Diğer bütün Müslümanlara Mevali denir. Bir Arap'ın Mevali ile aynı hizada yürümesi yadırganır. Evlenmelerini ise kesin bir dille yasaklarlar.
Doksan yılda İslam hukukçularını asabiyete yönlendirebilecek yeteri kadar malzeme birikir. Daha sonra Türkistanlı ünlü hukukçu Serahsi bile, bir Arap'ın mevaliden birisiyle evlenmesini dini açıdan sakıncalı bulur. Bu tutumuna karşı 'Allah katında en asiliniz en takvalı olanınızdır' (Hucurat 49:14) ayetini hatırlatacak olan muhtemel birisine karşı da 'takvanın ölçülmesi öteki hayattadır' şeklinde bir cevap hazırlar.
Allah'ın kullarını kökenlerine göre birbirinden ayıran bu asabiyet dalgası; başka pek çok meselede, Nebevi sünnete Arap sünneti karıştırmıştır. Kader konusu bunların başında yer alır.
Bu mütevazi çalışma, günümüzde bile tesirleri hissedilen Arap ırkçılığının köklerine inerek kültürümüzdeki Kader tartışmalarının kodlarına ışık tutmaya gayret etmektedir.
Asabiyetin bu sinsi seyrinden ulusalcı-dinci bakışların da elbette alacağı dersleri olmalıdır.
Değerli okuyucu, inanç ve ibadet dünyasında da siyaset, dini, ırki, felsefi ve tarihi asabiyetlerin tesirleri olup olamayacağını buna kıyas etmelidir." Sayfa 107, 108.