Öfke Kitabı, Ömer Şevki Hotar. Nida Yayınları, 2007.
"Hele bir bakar mısınız; nasıl da iğdiş edilmiş, iğfal edilmiş, yatkınlaştırılmış, nasıl da hristiyani bir telkin ile tokat yediği adama diğer yanağını uzatır hale gelmiş İslam ümmetinin haline.
Müslüman olmak için böyle bir karakter taşımak mecburiyeti kabul görünce; koyunlara has bu mizaç, Müslümanlar arasında ihlasın, takvanın göstergesi sayılarak revaç bulmuştur.
Artık öfke, isyan, savaş, itiraz gibi mübarek söz ve davranışlar öksüz kalmış, horlanmış, unutulmuştur.
Bu (miskin ve mistik anlayışın mensupları) adamlar, İslam'ın insanları zillete düşüren bu vasıfları değil, bilakis baştan sona aktiviteyi, aksiyonu emrettiğinden habersizdiler. Habersizdirler, çünkü atalarından tevarüs eden kulaktan dolma din anlayışlarını Kur'an'la tashih etmek gibi en küçük bir dertleri ve çabaları yoktur." Sayfa 9.
"Öfkeye itiraz ederek her şeyi hoş görmeyi İslam adına telkin eden biri, ya İslamı ya da kendini tanımıyor demektir.
Yumuşaklıktan, hoşgörüden yana nice insanlar görmüşüzdür ki biraz damarına basınca öfkeden gözleri yuvalarından fırlamıştır.
Kötülüğe, zulme gazaplanmayan bir kalp, adalete, hayra, iyiliğe de kayıtsız kalır.
Allah, fıtrata sevgi kadar nefreti, merhamet kadar buğzu, hilm kadar öfkeyi de nakşetmiştir. Kalpte bunlardan biri yoksa diğeri de yer bulamaz kolay kolay.
Öfke peygamber ahlakıdır desem elbet şaşıracaksınız. Oysa size peygamber ahlakının hilm olduğu öğretildi, biliyorum. Ama bu yanlış, en azından eksik bir bilgidir.
Hatırlayınız Musa'yı (a.s), nasıl bir öfkeydi o! Tur Dağı'ndan döndüğünde Samiri'nin buzağısına tapan kavmini görünce, Rabbinden getirdiği Kur'an mesabesindeki levhaları savurup atarak, kardeşi Harun'un perçemine nasıl da hışımla yapışmıştı. Siz de yeri geldiğinde, elinizdeki kitabı savurarak (o kitapla gelen) dini tahrip edenlerin perçemine aynı hışımla sarılamıyorsanız bitkisel hayata girmişsiniz demektir.
Yine Musa; 'Rabbim onların mallarını yok et, kalplerini sık ki acı azabı görünceye kadar inanmasınlar' (10/88) diyerek dile getirmişti öfkesini.
Sadece Musa'ya değil; öfke yüce peygamber İbrahim'e (a.s) putları kırdıran, ona; 'Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedi bir düşmanlık, nefret/öfke belirmiştir' (60/4) dedirten duygudur.
Öfke, Nuh'a; 'Bunları ve nesillerini helak et. Çünkü bunlardan, fasıklardan, kafirlerden başkası türemez' dedirten duygunun adıdır.
Öfke Akif'e Safahat'ı yazdıran bereketli duygunun adıdır.
Öfke Ad kavmine, Semud kavmine, Lut kavmine, Nuh kavmine Medyen halkına, İrem halkına, Yahudilere, Firavuna, Nemrut'a, Ebu Cehil'e, Ebu Leheb'e yapılan gazabın, ilahi adaletin adıdır.
Şimdi sinenizi yoklayın; eğer dünyayı Müslümanların başına zindan edenlere Bush'a, Saddam'a, Şaron'a, Ebu Gurayb'ın, Guantamano'nun mimarlarına, Sırp katil Miloseviç'e öfkeniz yoksa eğer, sizin davanız da din konusunda bir iddianız da Müslümanlara sevginiz de yok demektir.
Öfke, dininin delisi olanların ahlakıdır." Sayfa 10, 11.
"Öfke diri tutar, ayağa kaldırır, savaş kazandırır, aksiyon telkin eder. Hiçbir duygu öfke kadar kamçılamaz adamı. Yeryüzünde zulmün böylesine yaygın oluşunun sebebi, zulme öfke ve isyan duyulmamasındadır.
Öfken yoksa, zalime yardımcısın demektir. Kötülüklere öfke duymazsan, kötülükler tüm yeryüzünü kuşatır ve günün birinde zulmün ucu sana da çoluğuna çocuğuna da ulaşır. Faraza, eroin tüccarına, fuhuş tacirine öfkelenmezsen, senin yavrun da kucaklarına düşer bir gün. Öyle bir fitne olur ki yalnız zalimlere ulaşmakla kalmaz sizi de kuşatır.
Öfke yoksa eğer zulüm, sömürü, fuhuş, işret (içki), sefahat, uyuşturucu, zevk ve haz peşinde koşan insanlardan oluşan bir batakhaneye, bir tımarhaneye döner dünya.
Öfke aklın mahsulüdür. Akıl, ortada öfkelenecek bir durum olduğunu fark edince isyan eder, reddeder, itiraz eder. Koyun gibi bakmaz olup bitene.
Öfkesiz insan yumuşaktır, ezilmeye yoğrulmaya, mıncıklanmaya, kalıptan kalıba sokulmaya müsaittir.
Biliyorum elbet, 'Onlar öfkelendiklerinde öfkelerini (dizginlerler) yutarlar' (3/134) mealindeki ilahi kelamdan söz edeceksiniz. Elbette amenna ve saddakna ve yine elbette sadakallahülazim. Fakat dikkat ediniz; öfkelenmezler denmiyor, öfkelerini dizginlerler deniyor. Çünkü öfke başka şeydir, zıvanadan çıkmak veya psikopatlık farklı şey.
El hasıl, öfke baldan tatlıdır. Yeter ki bir kavme olan öfkeniz (kininiz) sizi adaletsizliğe sürüklemesin." Sayfa 12, 13.
"Medyada parçalanmış çocuk bedenlerinin fotoğraflarının boy boy yer aldığı şu günlerde 'Ben savaş istiyorum' diyen birine elbet klinik vakıa gözüyle bakmak ya da böyle birini linç etmek doğal bir tepki sayılabilir. Ama unutulmamalı ki medyada resmedilen bu vahşetin önünü kesmek için bile savaşmaktan başka çare yoktur.
Oysa arz üzerindeki insanların kahir ekseriyeti zulüm ve zillet içinde kıvranıyorsa, bu iyi insanların savaşı terk etmelerinin bir sonucudur.
Savaşların daima iki yüzü vardır. Bir tarafta haksız zalim ve yeryüzünü ifsat etmek isteyen saldırganlar...Diğer yanda meşru müdafaa, hakkı isteyenlerin ve yeryüzünü ıslaha çalışanların erdemli kavgası.
İnsanoğlu yaratılış itibarıyla kolay olana temayüllü, rahatına düşkün, meşakkatten hoşlanmayan bir yapıya sahiptir. Belki de bu zaaflarını örtmek için, İslam'ın barış dini olduğundan, din farkı gözetilmeksizin insanlığın kardeşliğinden, dinler arası diyalogdan söz edip durulmaktadır.
Bu sebeple, insanoğlunun zaaflarını ama aynı zamanda savaşın imtihanın bir mecburiyeti olduğunu bilen ve beyan eden Allah; 'hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı' (2/216) buyurmak suretiyle hem kaçınılmaz bir gerçeği, hem de rahatına düşkün olan insanın 'barış daha hayırlıdır' bahanesiyle savaştan kaçışının sırrını açıklamaktadır.
Bu gerçekleri görmezden gelerek, yeryüzünde barışın egemen olabileceğini savunanlar; İslam'ın barış dini olduğunu, İslam, silm gibi kelimelerin barış anlamına geldiğini dile getiriyorlar. Bu sözcüklerin anlamlarından birinin de barış olduğu elbet doğrudur. Fakat bu barışın kimler ve neler arasında, hangi şartlarda gerçekleşeceğine dair sağlıklı bir düşünce getirilmemektedir. Müslümanların her şeye rağmen herkes ve her şeyiyle barışık olma mecburiyetindeymiş gibi algılanması yanlıştır. İslam'a giren insan Rabbiyle, kendisiyle, diğer müminlerle ve bütün kainatla barışmış, esenliğe ulaşmış demektir. Bu barış hiçbir zaman müminle münkir, zalimle mazlum, iyi ile kötü arasında olmayacaktır. Böyle bir barış şerrin ta kendisidir." Sayfa 14, 15.
"Sürekli sulh ve selamet ancak cennetin vasıflarıdır. Bu sebeple cennete Daru's Selam adı verilmiştir. Cennette var edilenlere bu dünyada ulaşmaya kalkınca hedefimiz, hayatımız yamuluyor ve zillet yakamızdan bir türlü düşmüyor.
Savaşın büyük bir şer olduğu inancı hayli yaygın. Oysa asıl şer olan, şerrin yaygın olduğu bir dünyada barışın hüküm sürmesidir. Çünkü fitne katlden beterdir.
Savaş çıkacak diye telaşlanacağımıza; zulmün egemen olduğu bir dünyada savaş olmuyor ise asıl o zaman telaş ederek barışa hayır mitingleri yapmalıyız." Sayfa 17.
"Yahudi ve Hristiyanların cennete gireceğini söyleyenler Maide suresini 69 ayetini düşüncelerine delil göstermektedirler. Son peygamber ve son kitabın gelişinden evvel veya bu ikisinden haberdar olmayan Yahudi ve Hristiyanlardan, Allah'a ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyenlere cennet vaad edildiği elbet doğrudur. Söz konusu ayet bunu ifade etmektedir. Fakat buradan hareketle bugünkü ehli kitabın cennete gireceği sonucunu çıkarmak doğru değildir. Bu iddianın ne Kur'ani ne de mantıki bir dayanağı yoktur." Sayfa 18.
"İslam, insanları böyle ne idüğü belirsiz bir (dinler arası) diyaloğa değil, dine davet eder. Veya şöyle diyelim; Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir diyalogdan söz edilecek ise bu sadece onların dinlerinin batıl olduğunu hatırlatmak, İslam'a davet ve tebliğ şeklinde olmalıdır.
Tarih boyunca hiçbir peygamber bugünkü manada bir diyalog çağrısı yapmamıştır, uzlaşma çabasına girmemiştir. Çünkü onların görevi uzlaşmacı bir diyalog değil, Hakk'a davet irşat ve inzardır.
Peygamberler hiçbir zaman gayrimüslimlere karşı toleranslı, idare-i maslahatçı ve onların haklı olabileceklerini düşündürecek tarzda konuşmamışlardır. Halbuki bugün utanmasak; gayrimüslimleri itikadı biraz yanlış olan kardeşlerimiz diye niteleyeceğiz." Sayfa 22.
"Çeşitli vesilelerle konu açıldığında, 'Müslümanlarla Hristiyanlar aynı Allah'a inanırlar' sözü sık sık dile getirilmektedir. Önemsenmediğinden midir yoksa dikkatlerden kaçtığı için midir bilinmez ama bu söz fahiş bir hatayı barındırmaktadır." Sayfa 25.
"Onlar kendi kafalarından oluşturdukları doğuran, evlat edinen, muhayyel bir Tanrıya inanmaktadırlar. Bu muhayyel Tanrı hiçbir zaman Allah adıyla adlandırılamaz.
Yine Müslümanların iman ettikleri Allah, günahların yegane bağışlayıcısıyken, Hristiyanların inandıkları tanrı bu yetkisini gerek oğul İsa Mesih ile gerekse ruhbanlarla paylaşmıştır.
Ayrıca bizim iman ettiğimiz Allah, İsa (a.s)'dan sonra Muhammed (a.s) isminde bir peygamber, İncil'den sonra Kur'an'ı göndermiştir. Onların ilahı bu isimde ne bir peygamber ve de kitap göndermiştir.
Hristiyanlarla farklı olan sadece ilah anlayışımız değildir. Esasen onların inandıkları ve takipçisi olduklarını iddia ettikleri İsa Mesih ile Müslümanların iman ettikleri İsa Mesih (a.s) de aynı değildir. Bu ikisi arasında isim benzerliğinden başka ortak yan yoktur. Onlar tıpkı evlat edindiğine inandıkları ilahları gibi İsa Mesih'in de yarı ilah olduğuna inanmaktadırlar. Müslümanların iman ettikleri İsa (a.s) beşer soyundan, babasız, iffet sembolü Meryem'den doğmuş ölümlü bir insandır." Sayfa 26.
"Hangi selim akıl üç ilahın varlığına, yahut Allah'ın bir beşerin babası olduğu inancını telkin eden bir kitabın Allah'a ait olduğuna iman edebilir? O halde Kur'an'ın küfür olarak nitelediği teslis inancını içinde barındıran ve Hristiyanların iman ettiği mevcut İncil ile bizim iman ettiğimiz kitap farklıdır." Sayfa 27.
"Yahudi veya Hristiyanların Peygamberi mi var? Hangi Peygambere Yahudilik veya Hristiyanlık diye bir din vahyedilmiştir? Veya hangi peygamber İslam'dan başka bir din getirmiştir?
Hristiyanlarla aynı Allah'a inandığını sananların düşeceği kaçınılmaz bir hata da ilahi dinler, semavi dinler, hak dinler türünden garip terkiplerdir. Bu ifadelerle Yahudiliğin de Hristiyanlığın da ilahi din, hak din olduğu hem peşinen benimsenmiş, hem de dile getirilmiş olmaktadır.
Kur'an'dan az da olsa haberi olan bir insanın bu sözleri sarfetmesi akıl alacak bir şey değildir." Sayfa 28
"Bu çarpık inançlar yüzünden değil midir ki ehli kitabının cennete gireceğinden söz edilmektedir.
Kur'an'daki bir tek ayeti, peygamberlerden bir tekini inkar edenin kafir olacağını onaylayan bir insan, nasıl oldu da Kur'an'ın tamamını veya son Peygamberi inkar eden Hristiyan ve Yahudilerin cennete girebileceğini söyler." Sayfa 29.
"Müslüman kitlelerin Kur'an'dan uzak kalışlarının farklı sebepleri olabilir. Fakat şüphe etmeyiniz ki Müslümanların Kur'an'la bağını kesenler İslam'ın dış düşmanları değildir. Bu bağı kesen yine Müslümanlar arasında türeyen 'Biz Kur'an'ı anlamayız, onu büyüklerimiz anlar' zihniyetini doğurarak bir kanser tümörü gibi asırlardır İslam ümmetini saran köhne mistisizm kurumu olmuştur.
Unutulmamalıdır ki cepheden saldıran hiçbir gavurun Kur'an'la Müslümanların arasını ayırmaya gücü yetmezdi. Bunu ancak sureti haktan görünen bir teşebbüs başarabilirdi ki öyle de oldu.
Aynı müessesenin ürettiği 'Yaratandan ötürü yaratılanı sevmek' veya 'İslam sevgi dinidir' veya 'her şeyi, herkesi hoş görmek' gibi ilk anda kulağa hoş gelen bu boş düşüncelerin Kur'an'la nasıl da çeliştiğini görmek için bir karikatür krizini beklemek gerekiyormuş. Allah Danimarkalıların İslam'a ve müslümanlara düşman olduğunu 14 asır önce bildirmişken Danimarka mallarını boykot etmek için niçin bugünü beklediniz? Onlar son Peygamberi yalancı sayarak zaten hakaret ve inkar ediyorlardı. Sadece son Nebiye değil, peygamberimiz Üzeyir ve İsa'ya Allah'ın oğulları, meleklere Allah'ın kızları diyerek Davut'a zani diyerek hakaret etmediler mi? Daha da ileri gidip; ortak koşarak ve yalan isnad ederek Allah'a hakaret etmiyorlar mı? Gavur gavurluğunu yapacak da biz ne zaman olaylara Kur'an'la bakmasını öğreneceğiz?" Sayfa 31.
"İyi de burnumuzun dibinde her gün İslami değerlere hakaret eden, ahlaksızlığın her türlüsüne çanak tutan, yayınlayan, kendi içindeki odakları, gazete, dergi ve televizyonları bile boykot edemeyen bir halk içkiyi, kumarı, fuhuşu, totoyu, lotoyu, piyangoyu, faizi bile (imkanı olduğu halde) boykot edemeyen, bırakın boykotu bunları besleyen bir halk Danimarka mallarını ne kadar, ne süreyle boykot edecektir?
Ne için mesela İngiliz ya da Fransız mallarını bugünden boykot etmezsiniz? Onların da düşman olduğunu Allah 14 asır önceden haber vermiyor mu? Etmezsiniz, edemezsiniz. Çünkü kulaklarınız ayetlerden çok Yunus'un, Mevlana'nın sözleri ile dolu. Çünkü Kur'ani bir şuurunuz yok. Yok, çünkü mistisizm kanalıyla bulandı zihinleriniz. Kur'an yerine Mesneviler, Risaleler ikame edilirken, Peygamber yerine Mevlanalar, Yunuslar örnek alındı büyük bir kesim tarafından. Hani Kur'an hidayetti, rehberdi, ışıktı... Hani onun yolundan yürüyecektik... Hani hayatı, mematı, eşyayı ve olayları onunla test edecek onunla ölçüp biçecektik... Hani Kur'an'dan hesaba çekilecektik?" Sayfa 32.
"Hiç şüphe etmiyorum ki saman alevi gibi parlayan İslam alemindeki tepkiler, hamasi konuşmalar, taşkınlıklar her zaman olduğu gibi birkaç gün içinde sönüp gidecek. Yapanınsa yanına kalacaktır.
Eğer etkili, kalıcı bir tavır takınmak ve siyaset belirlemek istiyorsak Kur'an'i bir bakış açısı kazanmaktan başka çaremiz yoktur. Onun şaşmaz ve yanılmaz bir kriter olduğunu, hidayet ve nur olduğunu söyleyip durmak yetmez. inanmak ve her alanda uygulamak tek çıkar yoldur.
Asırlardır İslam alemi birlikten, beraberlikten dem vurmaktadır ama İslam aleminin hal-i pür melali ortadadır. Bu feryatlar, birliği sağlamaya yetmemektedir, hiçbir zaman da yetmeyecektir. Zira birlik, lafla olacak bir iş değildir. Nasıl olsun ki? Kaynakları farklı, referansları farklı, amelleri farklı, hatta itikatları farklı insanlar bir araya gelebilir mi?" Sayfa 33.
"Faraza, Kur'an'a tabi bir Müslüman için gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Ama büyük kitleler, şeyhlerinin gayba muttali olduğuna inanır. Yine Kur'an İslam'ında kurtarıcı ve hidayet edici yalnız Allah'tır. Oysa nice efendi hazretlerinin iman kurtardığından söz eden büyük bir camia vardır. Mesela sahih İslam inancında ibadet, helal ve haram koyan sadece Allah iken, bugün envai çeşit ibadet, helal ve haram alabildiğine yayılmıştır. Sahih İslam anlayışında istimdat sadece Allah'tan istenirken, sürü sürü insanlar şeyhiyle rabıta kurup ondan imdat istemektedir.
Şimdi insaf ile düşünelim. Kitleler Allah'ın ipine mi daha çok sarılıyorlar, yoksa kutsadıkları din büyüklerinin kitaplarına mı? Büyük kalabalıklar Allah'ı mı daha çok hatırlıyorlar, yoksa şeyhlerini, efendilerini mi daha çok rabıta ediyorlar? Aralarındaki ihtilaflarda Allah'ı ve Resulünü mü hakem sayıyorlar, yoksa mişnalarını, kabalalarını, din büyüklerinin görüşlerini mi? Dinin kaynağı ve yegane hücceti vahiy midir, yoksa hoca efendilerin, ruhbanların görüşleri mi? Yanılmayan ve hatasız olan sadece Allah mıdır, yoksa bir takım ulular, imamlar da mı?
Ne zaman ki her konuda sadece Allah'ı ve onun şanlı Resulünü hakem sayarız, işte o zaman izzet de şeref de birlik de güç de iktidarda bizim olacaktır inşallah" Sayfa 34.
"Müslümanlık iddiasındaki insanlar arasında vahdeti engelleyen en temel sebep, din konusunda farklı kaynaklara yönelmeleridir. İslam'ın sahibi Allah olduğuna göre, din konusunda tek kaynak onun kitabı ve peygamberinden gelen sıhhati kesin haberler olmalıdır. Oysa bugün pek çok insan üstadını, abisini, şeyhini, hocasını din konusunda hüccet ve kaynak saymakta, birçok hurafeyi ve menkıbeyi din telakki etmektedir. Kaynaklar farklı olunca da tefrika kaçınılmaz olmaktadır.
Allah'ın kitabını ölçü ve hüccet sayan bir müminle şeyhini, hocasını, üstadını dinde delil ve kaynak sayanların birliği nasıl mümkün olabilir? İslamın bozulmamış yegane kaynağı olan Kur'an'a aldırmaksızın helal ve haram koyan insanların yanılmazlığına inanan biriyle nasıl birlik olacağız?
Birlik olarak dediğimiz insanların birçoğu tasavvuf kanalı ile gelen akıl almaz pisliklere bulaşmıştır. 'ben kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim ve kemal sıfatlarla muttasıf sayarım, benim şanım ne yücedir' diyen bir meczubu kendine pir sayan, 'benim şu eğreti kalıbımın içinde Allah'tan başka bir şey yoktur' diye zırvalayan adamın peşine düşen biriyle birlik mümkün müdür? Böyle biriyle din farkımız var. Adamın Rabbi farklı, kitabı farklı, akidesi farklı. Vahdeti bozmayalım diye bununla nasıl birlik oluruz?" Sayfa 36.
"İslam, aklın değerini ve sınırını belirler. Ne rasyonalistlerin aklı putlaştırması, ne de mistiklerin aklı rafa kaldırması gibi aşırılıkları benimser.
Evet İslam ılımlı bir dindir. Fakat ona mensup olduğunu iddia eden kimi zevat, bir takım aşırılıklara gidebilir. Müslüman olduğunu iddia ettiği halde; 'İslam Allah ile kul arasında bir vicdan işidir, dolayısıyla pratik hayatta bir iddiası ve yansıması olmamalıdır' veya 'İslam'ın siyasi, sosyal, ekonomik alanda bir talebi olmamalıdır' veya 'her ne kadar İslam'ın siyasi, hukuki, sosyal, ekonomik kuralları varsa da bu devirde bunları uygulamanın imkanı yoktur' diyenlere rastlamaktayız.
İslam öyle ılımlı bir dindir ki; varlığın yegane Halıkı ve sahibi olan Allah'ı razı etmeyi biricik amaç sayar. O'nu razı etmenin de İslami ilkeleri hayatın dışına atmakla değil, gündelik hayatın tam merkezine oturtmakla mümkün olacağı inancını yerleştirir.
O halde ılımlılık İslam için değil; etten kemikten ölümlü bir mahluk olan İsa'yı (A.s) ilah zanneden Hristiyanlık için elzemdir. Üzeyir Allah'ın oğludur diyen ve kendilerini yeryüzünün efendisi diye halkları köle gören Yahudilik için elzemdir." Sayfa 47.
"O (Kur'an) sana ve kavmine bir şereftir. Yakında ondan sorulacaksınız (43/44). Yakında hesaba çekileceğimiz bir kitaba yönelmekten, anlayarak gereğini yapmaktan daha doğal ne olabilir? Bu görevi yerine getiremez isek 'Rabbim, kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktılar (25/30) sözüyle huzuru ilahide davacı olunduğunda kurtulmak için nasıl bir mazeretimiz olabilir?
Ya, Kamer suresinde yeminle dört kez tekrarlanan; 'Andolsun, biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık, öğüt alan yok mudur?' mealindeki ayetleri bile bile hala 'Biz Kur'an'ı anlamayız. Onu büyükler, şeyhler, ağabeyler anlar' diyen anlayışsızlara ne demeli? Din tacirlerini, ruhbanları, şeyhleri, efendileri, siyasileri aradan çıkarmadan İslam'ın anlaşılabileceğini sanmıyorum." Sayfa55
"Türkiye gibi kimlik bunalımı yaşayan sözde İslam ülkelerinde bile artık maddi çıkar ve servet tek amaç haline gelmemiş midir? Köşe dönmek şeklinde özetlenen anlayış, bir asırlık seküler bir eğitimin sonucu değil midir? Çocuklarına 'Oku da adam ol' diyen ana babalar hiçbir zaman, 'insani, İslami, ahlaki değerlere sahip ol' demeyi kastetmediler. Bilakis 'adam ol' demekten maksatları, ne pahasına olursa olsun makam, mevki, servet sahibi olmaktı. Öyle de oldu. Artık neredeyse toplumun tamamı, en kestirme yoldan zengin olmayı hedeflemeye başladı. Okuyup adam olmaktan anladıkları, makam ve mevki sahibi olmaktı." Sayfa 63.
"İslam'dan uzak veya hazmedemeyen çevrelerin 'canım sen de her işin içine İslam'ı sokuyorsun' yahut 'hangi meseleyi konuşsak evirip çevirip konuyu müslümanlığa getiriyorsun' tarzındaki itirazlara alışkınız.
İslam, kuşatıcı ve kapsayıcı bir dindir. İslam, hayata, olaylara, eşyaya bakış açımızı ve tavrımızı belirleyen bir dindir. Bu nedenle de her olaya ve eşyaya İslami bir yorumla yaklaşırız. Zaten Müslümanlık iddiası da bundan başka bir şey değildir. Müslümanlar tüm hayatı ve olayları İslam gözlüğü ile seyreder ve değerlendirirler. Dolayısıyla her şeyin içine İslam veya İslam'ın içine her şey girmiş olur. Tabii sadece Müslümanlar böyle yapmazlar. Her dinin veya dünya görüşünün samimi mensupları da olaylara kendi gözlükleri ile bakar ve değerlendirirler. Bu işin tabiatı budur. İslam, dünya işlerimizden arta kalan, boş zamanlarımızda ilgilendiğimiz bir fantazi olmadığına göre elbet hayatın içine, hem de en derin ve ücra yerlerine kadar nüfuz etmelidir." Sayfa 75.
"Bugünkü gergin dünyada, el ele vererek kenetlenmeye elbette her zamankinden çok ihtiyacımız var. Ama birlik çığırtkanlığı yapanların, 'şeyhim beni cehennemden kurtarır' diyen veya bin senedir gizli saklı yaşadığına inanılan bir adamın günün birinde çıkarak tüm insanlığı kurtaracağına inanan kitlelerle (Şia) bile birliği gönüllerine sindirirken, sıra 'bu laflar şirk ifade eder, peygamberler en yakınlarını bile kurtaramadılar, kurtarıcı sadece Allah'tır' diyeceği varsayılan Vahhabiliğe geldiğinde bütün toleranslarını yitirmelerini anlamak zordur.
Ama insaf edin; Vahhabiliğin sapıklığına delil getirdiğiniz görüşler İslam'ın kendi malıdır. Vahhabiliğe karşı çıkıyorum diye İslam'ın, hem de akide ile alakalı en temel ilkelerine karşı çıktığınızın bilmem farkında mısınız" Sayfa 99.
"İslam alemi olarak nitelediğimiz, kendilerini İslam'a nispet eden toplumların büyük bir kesimi, İslam'ın mistik bir din olduğu inancını taşımaktadırlar.
Bunlar, İslam'da asıl olanın, ilim, muhakeme, idrak değil, bilakis his ve sezgi olduğunu düşünüyorlar. Bu sebeple de hakikate ulaşmak ilim ve akılla değil, ancak batıni ilim ve duygular yoluyla mümkün görülmektedir. Onlara göre akıl ve ilim hakikate götürmez. Hakikate götürmek şöyle dursun, gerçeğin önündeki birer perdedirler. Bu perdenin kalkması ise ancak inziva, riyazet ve çileyle mümkündür. Tıpkı nefsini meşru şeylerden bile mahrum etmek suretiyle Nirvana'ya ulaşabileceğine inanan bir Hindu rahip gibi veya manastıra kapanıp Allah'ın helal kıldığı nimetleri bile nefsine haram kılarak, güya nefsini terbiye eden Hristiyan rahipler gibi ruhbanlık icat etmişlerdir. Dünyadan elini eteğini çekmeyi, halktan koparak her türlü sosyal olayın dışında münzevi bir hayat sürmeyi İslam'ın gereği sanmışlardır.
Oysa Allah, ruhbanlık emretmediğini kitabında açık bir dille beyan etmektedir (57/27)." Sayfa 117.
"İnsanın madde ve manadan ibaret iki boyutu vardır. Dolayısıyla fıtrat dini olan İslam'ın da enfüs ve afaka doğru uzanan iki boyutu, iki kanadı vardır. Bunlardan biri ihmal edildiğinde, tek kanadı kırık bir kuş gibi olduğu yerde dönmekten başka bir iş yapamaz insan. İrtifa kazanarak mesafe katetmek için her iki kanada da ihtiyacımız vardır.
Dünyayı terk ederek münzevi bir hayat yaşayan adamın hali ne kadar yanlışsa İslam'ı, gönlü hesaba katmayan, kuru akıl ve ilkeler bütünü bir ideoloji gibi görmek de eksiktir." Sayfa 121.
"İslamı içinden çıkılmaz bir bilmece haline getiren cühela takımına iltifat etme. Çünkü senin dinin mübin, kolay, sade bir dindir. Senin kitabının adı bile mübin (apaçık) dir. Allah sadece bazı insanların anlayabileceği bir din göndermemiştir. İslam, öğrenme azmi gösteren her samimi insana kendini açar. Bu yüzden ömrün oldukça Kur'an'ı başucu kitabın olarak koru, az ya da çok mümkünse her gün birkaç sayfa olsun anlayarak okumayı kendin ve çevren için bir disiplin edin. Her müşkülün için ona başvur. Böylece hayata ve varlığa onun sana açtığı perspektiften bakma melekesini kazanacaksın. Bu, sana olayları tahlil etme, perde gerisinde olanları fethetme kabiliyeti kazandıracaktır." Sayfa 125.
"Tarih içinde bugünkü gibi bir zaman dilimi yaşandı mı acaba? Sözün böylesine hoyratça harcandığı, telef edildiği bir dönem oldu mu? Bu kadar çok ama bu kadar etkisiz konuştu mu insanoğlu?
Kimsenin kimseyi dinlemeye tahammül etmediği ama yalnızca konuştuğu bir zaman dilimi oldu mu? Ademoğlu semayı, yaydığı avazelerle hiç bu kadar kirletti mi?," Sayfa 126.