Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi-Fehmi Şinnavi. İnsan Yayınları, Haziran 1995.
"Her yok ediliş planında Müslümanlar nesne oldular. Sürü sürü gönderildiler boğazlanmaya. Filistin Yahudiler tarafından, Bosna Sırplar tarafından, Keşmir ya da Burma Budist Hintliler tarafından boğazlandı. Tüm dinler, Müslümanları boğmak için uzanan kollara ve ellere dönüştü.
Azınlıklar hükmeden, hatta çoğunluğu köle eden, yöneten, kanun koyan güçler haline geldiler. Batılı anlamda bile demokrasinin izi kalmadı.
Düşün! Hilafet gittikten sonra açlık ve zillet Sabra ve Şatilla kamplarında nelere yol açtı? Hatta ölülerin etlerinin yenileceğine dair fetvalar çıkmadı mı? İşte bu açlıktan ölüş, Saraybosna müslümanlarının da başına gelen şeydir; bu açlıktan ölüş Somali, Sudan müslümanlarının da başına gelen hadisedir.
Düşün! Bu zillet, bu açlık tüm Müslümanları sardığına göre şereften, asaletten ve başı dik oluştan bahsedilebilir mi? Herkes derecesine göre bu aşağılanmadan nasibini aldı. Çünkü hilafetin düşmesinde herkesin payı vardı." Sayfa 10, 11
"Şu bilinmeli ki, Osmanlı hilafetine saldıran, İslam hilafetine kastediyordu. Hilafeti yıkmak isteyen İslamı yıkmak istiyordu. Yani İslamın kitabını, elçisini, temel düşüncesini, sistemini yerle bir etmek istiyordu." Sayfa 16.
"Araplar tarihte benzeri görülmemiş bir beyin yıkama ameliyesi ile karşı karşıyadırlar. Bu faaliyet dağdaki en okumamış çobandan üniversitedeki hocalara kadar uzanmaktadır. Herkes Osmanlı'nın itibarını zedelemeye onların ne kadar zalim, cahil, kan dökücü olduğunu söylemeye çalışıyor.
Bu düşüncelerin ortaya çıkmasına hizmet eden İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar Arap dünyasında tek bir güçlü devlet bırakmamış; hepsini ayrı ayrı küçük devletçiklere ayırmışlardır. Geriye işgal kampları, batakhaneler, meyhaneler ve her türlü çirkinliğin işlendiği sahiller kalmıştır." Sayfa 17, 18.
"Türkler kendi dilleri olmamasına rağmen Arapçayı ilim ve din lisanı olarak İmparatorluğu'nun her tarafında kullandılar. Hem de 4 asır boyunca. Daha da önemlisi Türkler Arap alfabesini dillerinde kullandılar. Tüm bunlar bilindiği, en aptal bir insan dahi bunları, tarihe birazcık göz atınca görebildiği halde, nasıl da Türklerin Arap düşmanı olduğu ve Arapça'yı sevmediği söylenebiliyor? Osmanlıların tek amacı vardı: İslamı yaymak, İslam'ı himaye etmek. Oysa Araplar Osmanlıların katlandığı zorlukların yarısına dahi katlanmadılar, onların girdiği zor yola bir adım dahi atmadılar.
Halbuki bizzat Türkler onları Memlüklülerden, Moğollardan ve Tatarlardan kurtarmamış mıydı? Buna rağmen yine de Araplar Osmanlılara fiilen katılmadılar, destek vermediler." Sayfa 32.
"Artık Yahudi ve Hristiyan Araplar büyük bir üstünlük sahibi oldular. Dergiler, gazeteler, kitaplar çıkardılar. Arap diline sahip çıktılar. Hepsi de Arapların Arapçılık damarlarını kabartmaya çalıştılar. Onlara İslam'ı unutturdular. Özellikle de İslam'ın siyasi yönünü zihinlerinden sildiler.
Araplar bir defa bile doğru dürüst savaşa girmediler. Çünkü onlara göre İslam sadece Arapça bir sözdü. Bu sözü biz dille söyleriz, içimize tam olarak sindiremeyiz. Ondan vazgeçemeyiz ama onun yolunda ölemeyiz de. Sonunda durum o hale geldi ki Haçlılar İslam devletine, evet Osmanlı gibi bir devlete karşı Arapların hamisi ve vasisi oldular." Sayfa 33, 34.
"Osmanlıları zalim diye vasfettiler ve bu mevzuda bir halk edebiyatı geliştirdiler. Nice tiyatrolar gösterildi, kitaplar yazıldı, fıkralar anlatıldı, programlar yapıldı. Bununla iki hedefi gerçekleştiriyorlardı. Birincisi Türklere karşı Arapların beynini yıkamak, ikincisi de ilk amacın gerçekleşmesinden sonra Arapların topraklarına ve zenginlik kaynaklarına el koyabilmek. Böylece onları zulme uğramaktan koruyacak güçlü bir müttefikleri de olmayacaktı." Sayfa 35.
"Osmanlı Devleti şeriatı kanunlaştırmıştı. Yüzlerce sene boyunca şeriat ile yönetti. Mısır'da görev yapmış olan Lord Cromer, 1902 tarihindeki raporunda şunları belirtir: 'Mısır'a yerli mahkemelerin İngilizler tarafından sokuşturulması, son derece esef verici neticelere sebep olmuştur. Çünkü yerel mahkemelerin kurulmasından sonra cinayetler artmış, bu suçlarla baş edilemez hale gelmiştir.'
Cromer bu sözlerinden sonra açıkça itiraf eder ki İngilizlerin gelmesiyle kurulan mahkemelerden önce hadiseler hakikaten pek azmış. Osmanlıların üslubu ile kurulan mahkemelerde adli işlerin süratle tamamlandığını ve toplumda suç oranını çok az olduğunu belirtmiş. Çünkü Osmanlı mahkemelerinde ne geciktirme ne de davayı uzatma vardır. Orada avukatların birbirleriyle oynaması da yoktu ya da üst üste gelen yalancı şahitler de yoktu.
İşte İslam'ın düşmanları bile Osmanlı mahkemelerini böyle tanımlıyor. Onlar kendilerinin de böyle bir şeriata sahip olmalarını kim bilir ne kadar temenni etmişlerdir. O dönemde gayrimüslim olan birçok kimse şeri mahkemelere sığınıyordu. Müslümanların, kendi adli meselelerinde hüküm vermelerini istiyorlardı." Sayfa 36, 37.
"Vatancılık ve ırkçılık, Osmanlı hilafeti esnasında İslam yurdunu paramparça eden dinamitin ta kendisidir ve bugün zaten parçalanmış olan İslam ülkelerini daha küçük parçalara ayırmaya aday, güçlü bir bomba vasfını hala koruyor." Sayfa 50.
"Onlar var ya! Sağ yanağına tokat indirdiğinde sol yanağını uzat diyenler; bugün Bosna halkı onların ne sağ yanına, ne de sol yanına hiçbir tokat vurmadığı halde Bosnalıları yok edenlerin ta kendileridir." Sayfa 55.
"Aslında cihad kelimesinin hem şekil hem de anlam olarak ölümü, Osmanlı Devleti'nin 30 küçük devletçiğe ayrılmasından daha büyük bir felakettir. Şimdi sayıları 45'i de geçmekte ya, daha da artacağı benziyor. Bosna'da öldürülenler yine İslam ümmetinin evladı, hiç hareket yok. Filipinler'de öldürülenler İslam ümmetinin evladı, Burma'da, Filistin'de öldürülenler İslam ümmetinin evladı. Yakında Kahire'ye, Beyrut'a, Bağdat'a ve çok daha yakın merkezi bölgelere savaş sıçrayacak ama kimse uyanmayacak. Hilafet fikri yeniden dirilinceye kadar bu hep böyle devam edecektir." Sayfa 57, 58.
"Şerif Hüseyin İngilizlere kanmıştı. Güya İngilizler onu halife yapacaklardı. Türk halifeliğini kaldıracaklar, şu İslam'ı bilmeyen, Arapça konuşmayan Türkleri bir kenara itip, Arapça konuşan İslam'ı bilen Şerif Hüseyin'i İslam ve Arap önderi yapacaklardı." Sayfa 66.
"Araplara önce Hilafet sonra da Krallık vaat edip hiçbir şey vermeyen İngilizler, aynı dönemde Yahudilere hile yapmadılar. Onlara ayaklarını yere basabilecekleri sağlam, güvenli bir yurt buldular. Bu yurt, yıkılan İslam devletinin enkazı üzerine kurulmuş hançer gibi bir ülkeydi. Sultan Abdülhamid'in onca mukavemetine rağmen kurulmuştu işte. Hristiyanlar Yahudileri desteklediler, silahlı lojistik destekle Yahudileri Filistin'e yerleştirdiler. Yakın zamandaki Camp David vb birçok anlaşmayla da onların yerini sağlamlaştırdılar. Müslümanların liderleri ile onların muhterem zevceleri, Yahudi ve Hristiyanların bankalarını doldurmaya devam ediyorlar." Sayfa 68.
"Ne siyonistler, ne emperyalistler, ne de diğer işbirlikçileri ibadet geleneğine dokunmadılar. Hatta olumsuz ve cihattan uzaklaştırıcı anlamıyla tasavvufu teşvik bile ettiler ve şu meşhur tasavvufi sözün de zihinlere derinlemesine işlemesinde yardımcı oldular; 'şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır'. Onlar yıkım faaliyetlerinde tasavvufu kullandılar." Sayfa 86.
"Ülkesi içinde askerin yönetiminde söz sahibi olmasını kesinlikle reddeden Batı, bize hep askeri tavsiye eder. Bizdeki askerleri ihtilal yapmaya teşvik eder. İslam ülkelerinde habire askeri darbeler vuku bulmaktadır. Sanki başımıza geçen askeri cuntalarla Batılılar arasında gizli bir ittifak vardır. Hilafetin düşmesinden bu yana hiçbir İslam ülkesi yok ki Batı orada askeri darbeleri desteklememiş olsun." Sayfa 98.
"Dünyanın her tarafında Müslüman kanı sudan ucuz, oluk gibi akıyor. Müslümanların sözü geçersizdir. Onların siyasi iradeleri yoktur, attıkları çığlıklar cılızdır ve şunu açık söylüyoruz: Hilafet diriltilmeye çalışılmadıkça, bu proje kafalara yatmadıkça Müslümanlar daha da cılızlaşacak, daha da ezilecektir." Sayfa 112.
"Diğer dinlerin aksine İslam'da din, takipçileri arasında bağlılığı, birliği sağlayan yegane olgudur. Ne dil, ne vatan, ne de kavimcilik, hiçbirisi bu bağı sağlayamaz. Müslümanlar arasında birliği hiçbir kral, hiçbir başkan da sağlayamaz. Birliği sağlayan tek yapıştırıcı, din olgusudur." Sayfa 119.
"Dinin devletten ayrılması İslam'a karşı en ölümcül saldırıdır. Matematiksel hakikatler derecesinde doğrudur bu söz. Çünkü dinin devletten ayrılması sadece ikisini ayrı köşelere koymak anlamına gelmez. Dinin devletten ayrılmasının esas anlamı ve pratiğe döküldüğünde çıkan sonucu, dinin devlete boyun eğmesi, devlet tarafından şekillendirilmesidir." Sayfa 120.
"Araplar, büyük kardeş (Osmanlı) ile düşmanın arasını ayırt edemediler. Büyük kardeş tarafından yürütülecek kardeşçe bir yönetim yerine, düşmana boyun eğmeyi tercih ettiler.
Arapçılık İslam'ın kardeşliği yerine ikame edilen bir kavramdır. Arapların yediği başka naneler de vardır. Hele Hicaz Demiryoluna karşı olan demiryolları yok mu? Türkler bizzat Anadolu'daki çiftçilerin parasıyla inşa etmişlerdir bu demiryolunu. Arapların kesesinden bir kuruş dahi çıkmamıştır. Bu hat sadece Türkiye'yi İslam aleminin birliğinin sembolü olan peygamber şehrine bağlamakla kalmıyor, Arap aleminin tümünü de birbirine bağlamayı hedefliyordu. Bundan daha da önemlisi Araplar bu demiryolunu yıktılar, koşa koşa, tekbir getire getire yıktılar.
Ama Araplar Arap birliğinden korkmaktadırlar, aslında istememektedirler. Şu varsayılan Türk işgali döneminde Arap beldeleri arasında pasaportsuz seyahat ediliyordu. Şehirler arasında fakirlerin, yolcuların kalacağı hanlar, kervansaraylar vardı. O varsayılan Türk işgali döneminde parlamentodaki mebusların yarısı Araptı. Özgür seçimlerle kazanmışlardı. Bugün özgür bir seçim sonucu kurulacak bir parlamento vücuda getirmeye hiçbir Arap devletinin gücü yetmemektedir.
Arap zirveleri art arda toplanıyor; temel mesele ise İsrail'e ne kadar boyun eğileceği. Bu vazgeçiş ve boyun eğişin binde birini Osmanlı'ya yapsaydık, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık." Sayfa 127.
"Türkler hiçbir zaman Araplara diğer işgalciler gibi davranmamıştır. Bilakis müslümanın müslümana davranması gibi davrandılar. Ama Araplar ta Emevi döneminden beri İslam Birliği düşüncesini mahvetmeye, yerine Arap ırkçılığını ikame etmeye çalışmışlardır. Emevilerden kalan bu ırkçılık hastalığı, bugün bile Arapların kanında dolaşmaktadır." Sayfa 131.
"Bugün hacca her ülkeden kabileler geliyor. Mekke'ye doğru yürüyorlar ya da uçuyorlar. Fakat o gördüğünüz karışım, şekilde kalıyor. Oysa Rab Teala'nın Hucurat suresinde buyurduğu; 'Biz sizi halklar ve kabileler olarak yarattık, ta ki tanışasınız' ayetinin birazcık olsun belirtisi dahi görülemiyor. Çünkü her devletin gönderdiği hacılarda belli işaretler var. Her devletin hacılarını belli adamlar tavaf ettiriyor, belli adamlar onlara konuşuyor. Oradan gelen, buradan gelenle konuşamıyor, sohbet edemiyor. Birbirlerine yabancı kalarak ibadet ediyorlar. Sonra ülkelerine döndüklerinde birbirleriyle savaşmak için hazırlıklarına başlıyorlar. Savaşmak için Rusya'nın, Amerika'nın ya da başka bir emperyalist ülkenin hizmetkarları olarak." Sayfa 134.
"Araplar yüzyıllar önce Tatarların, Haçlı seferlerinin saldırısından sonra tarih sahnesinden çekilmişler, yeni dönemlerde de emperyalizmin, siyonizmin ve ırkçılığın maşası haline gelmişlerdir. Araplar, Tatarlardan sonra Türklerin himayesine girdiler. Türkler onları korudu. Ama Araplar, Urabi, Şerif Hüseyin gibiler sayesinde kendilerini koruyan devleti arkadan bıçakladılar. İsteyerek Siyonizme ve İngiliz emperyalizmine boyun eğdiler. Bu açık hakikatlerden ötürüdür ki Arap sadece İslamcılarla boğuşmak hevesini taşır. Tüm Arap devletlerindeki yönetimin tek meşgalesi vardır: İslamcılar düzen nezdinde teröristtirler, aşırıdırlar veya Batının köpeği olan azınlığı kral eden demokrasinin düşmanıdırlar." Sayfa 173.
"İslami bir siyasetin kendine özgü alametleri vardır. Biz bunlardan birkaçını sunalım:
*İslam ümmetinin halkları ve ülkeleri arasında sınır yoktur. Çünkü Rabbimiz; 'İşte bu ümmetiniz, tek bir ümmettir' diye buyuruyor.
*İslam kardeşliği, kan kardeşliğinden üstündür. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba bir üstünlüğü yoktur (takva hariç).
* Dinin hükmü geçerli olmalıdır, din adamlarının hükmü değil. Toplumu din yönetmelidir, din adamları değil.
*Din ve dünya arasında engel olmamalıdır. Bizim dinimiz dünyamız için gelmiştir.
*Mülk Allah'ındır. Ürünler Allah'tan gelir. Biz Allah'ın gözetimi ve emri altında Allah'ın mülkünü dağıtmak görevini üstleniriz." Sayfa 192, 193.