Ana içeriğe atla

Nasıl Sömürüldük, İhsan Süreyya Sırma.



Nasıl Sömürüldük, İhsan Süreyya Sırma. Beyan Yayınları, 6.Baskı 2013

     "Gerçek emperyalizm dediğimiz; başta Abd olmak üzere, zengin dünyanın biraz daha zenginleşmek için fakir dünyayı sömürmek ve bu sömürüyü gerçekleştirebilmek için de çocuklarına ekmek bulamayan fakir insanların ülkelerini, evlerini, barklarını işgal ederek onların coğrafyalarında hükümran olmaktan geçiyor." Sayfa 9

     "Türkiye ve onun gibi halkı Müslüman ülkelerin çözüm bekleyen binlerce sorunları varken, hala ilimle uğraşmaları gereken üniversite hocaları, kendi kız öğrencilerinin başörtüleriyle uğraşmaktadırlar. Bu ne ilkellik? Aslında bu meselede hiç kimsenin dile getirmediği, getirmek istemediği bir gerçek vardır ki artık onu açıklamak gerekir: Üniversitelerde okuyan başörtülü kız öğrencilerine reva görülen bu muamele, zannedildiği gibi basit bir kıyafet sorun değil, doğrudan doğruya kamufle edilmiş bir İslam düşmanlığıdır. Tıpkı İmam Hatip liselerinin kapatılması zihniyeti gibi." Sayfa 11.

     "Bir buçuk milyarız diye bağırıp duruyoruz övünerek, tepinerek. Dünya nüfusunun 1,5 milyarı bir dindense ve o dinin mensupları dünyanın her tarafında eziliyor, öldürülüyor, ırzlarına geçiliyor, köpek malzemesi üreten fabrikalarda çekilerek kedi köpek konservesi yapılıyor ve de bu bir buçuk milyardan bir hareket sezilmiyor, bu melanetlere bir ses çıkmıyorsa bilelim ki o bir buçuk milyarın dini yanlıştır.

     Kendilerine Müslüman diyen bu bir buçuk milyar insan ne menem müslümanlardır ki Bosna'da bacılarının ırzlarına geçiliyor... onlar hala Sırp elçilerini ülkelerinde barındırıyor, onlara tazimde bulunuyorlar.

     400 müslüman Filistinli, Yahudiler tarafından dağlarda yaşayıp ölmeye mahkum ediliyorlar, bir buçuk milyar müslüman televizyonlarda onları seyredip cık cıklar çekiyorlar sadece. Yoksa kendilerine Müslüman diyen bazı salakların dedikleri gibi hala 'Efendim onlar fundamentalist müslümanlardır, biraz akıllı olsalardı bunlar başlarına gelmezdi mi' diyeceğiz?" Sayfa 14.

     "Dünyanın her tarafında Müslümanlara bunca muameleler reva görülürken, çağdaş dünya eşkıyası Amerika'nın işgal ettiği petrol kuyularına bekçilik yapmak üzere Somali'ye gönderilen Müslüman askerlerin çantalarına konan prezervatifler hiç düşündürdü mü bu bir buçuk milyar müslümanı?" Sayfa 15.

     "Ey kendilerine Müslüman diyen bir buçuk milyar Müslüman!

      Bir yandan onu (Hz Peygamber'i) sevecek, mevlidlerde onun için göz yaşı dökeceksiniz, öbür yandan da onun ümmeti olan Ayşe, Fatma'ların Bosna'da ve Somali'de ırzlarına geçilince de 'ne yapalım, Birleşmiş Milletler kararı deyip zillet dolu fetvalar verecek misiniz!

      Hesap gününde Allah sizden bunların hesabını sorunca, Birleşmiş Milletler mi kurtaracak sizleri? Birleşmiş Milletlerin kararlarını ilah edindiniz de onun kararlarını Allah'ın ayetlerine, Resulünün hadislerine mi tercih ediyorsunuz?

     Birleşmiş Milletler denen uluslararası eşkıya güruhunun kurulduğu 1945 yılından beri, sadece Amerika'nın menfaatleri doğrultusunda hizmet verdiğini neden görmüyoruz artık? Yoksa bunu görmezlikten gelmenin fetvasını da mı buldu rejim hocalarımız? Nereden öğrettiler bize bu statükocu ve yanlış dini? 

     Onları terk edelim de bir an önce gerçek hocalardan gerçek dini öğrenelim. Çünkü bu hocaların vermiş oldukları fetvalarla dine inanmayanların bile cenaze namazları kılınıyor. Bu laik fetvaların dayandığı yanlış din bizleri, Boşnakların Somalililerin akıbetine götürüyor. Bilelim ki kafir için hepimiz biriz." Sayfa 16, 17.

     "Görüldüğü gibi Kabil ne Allah'ı, ne de dini inkar ediyor. Hatta Allah'a kurban bile sunuyor. Habil de Kabil de Allah'ın dinine inanıyorlar. Fakat bu ikisinin şahsında iki ayrı görüş teşekkül ediyor. Biri Allah'ın ahkamına, yani ilahi kanununa tam teslimiyet olan Habil görüşü, öbürü ise Allah'a rağmen nefis ve ihtirasa teslimiyet olan ve aynı zamanda ilahi kanunu tanımayıp o kanuna karşı beşeri ve indi bir kanun koyan Kabil'in laik görüşü." Sayfa 22.

     "Böylece görüyoruz ki Firavun, kendi kanun ve ilkeleri dışında başka kanun yani din tanımadığı gibi, Allah'ın kanunlarına karşı çıkarak, onları kabul etmeyerek ve de uygulanmasını yasaklayarak kendisini ilah ilan ediyor ve 'kanun koruyucu Allah değil benim! Benim kanunlarım dışında Musa'nın getirdikleri çağ dışı şeylerdir ve bu dini akımlar devletimi hedef aldığından onları en şiddetli bir şekilde ezeceğim' diyor." Sayfa 34.

     "Hz Muhammed'in tevhid silahı bütün sömürücü güçleri hedef aldığı içindir ki onun en azılı düşmanları o gün olduğu gibi bugün de müstekbirlerdir, kapitalistlerdir, dünyayı ve insanları sömürme çarklarını ellerinde bulunduranlardır. Çünkü onun kanununun tavizsiz olarak uygulandığı yerlerde menfaat grupları zemin bulamıyor, birilerini soyma, ezme, işkence yaparak sindirme eylemlerini sürdüremiyorlardı." Sayfa 49.

     "İşte böyle bir durumda olan Bilal (Habeşi), İslam'la tanışınca şahsiyetini buldu. Kendisinin de diğer insanlar gibi insan olduğunu öğrendi. Elde ettiği bu şahsiyet gücüyle isyan etmeyi, haksızlıklara karşı -pasif de olsa- direnmesini kavradı. İşte İslam mesajı böylesi bir şahsiyet kazandırıyordu insanlara ki insanların kurtuluşları sadece ve sadece şahsiyet sahibi olmaları ile mümkündür. Şahsiyeti olmayan bir insan için kurtuluştan söz edilemediği gibi bu insan ölünceye dek köle kalmaya mahkumdur. İsterse hürler statüsünde yaşasın!" Sayfa 50.

     "Sadece şahsiyet sahibi olan insanlar zulüm ve istibdatlardan rahatsız olduklarındandır ki, zulüm çeken insanları hürriyetlerine kavuşturmak için hayatlarını ortaya koyarlar." Sayfa 51.

     "İşte insanı zulmetmekten alıkoyacak en büyük kuvvet: Kişinin yaptıklarının hesabının sorulacağı sorumluluğuna varması, ne kadar gizli yaparsa yapsın işlediği suçların hesabının mutlaka sorulacağı inancı. Bu inanca sahip olan kişi nasıl suç işlesin ki? Şayet Amerika başkanı böyle bir hesaba çekileceğine inansa, dünyamızın her tarafını insan kanından doldurulmuş göletlere çevirir, Vietnam'da, Panama'da, Angola'da, Somali'de, Afganistan'da ve nihayet Irak'ta milyonlarca insanı sakat bırakacak, bir o kadarının da ölümüne sebebiyet verecek bombaları o ülkelerin üzerine kusar mıydı?" Sayfa 61.

     "Dünya düzeninin bozulmasından sadece sizin elinizden haklarınızı alanlar değil, aynı zamanda bunlara karşı mücadele vermeyen sizler de sorumlusunuz." Sayfa 64.

     "Hz Ömer, bugün Müslüman geçinen bazı liderlerin yaptıkları gibi 'biz daima güçlüden yanayız. Menfaatimiz nerede varsa biz o bloktanız. Bizim için tarafların Amerikalı ya da Rus, Müslüman ya da Hristiyan olması önemli değil. Kim bizi koltukta tutuyor, iktidarımızı devam ettirebiliyorsa biz onun yanındayız. Dolayısıyla pekala İsrail'le dostça geçinebiliriz' demiyordu. Çünkü Hz. Ömer, Müslümanların güçlüden değil, ezilmişten yana olmaları gerektiğini, tıpkı kendinden önceki halife Hz Ebubekir'in hutbesinde dediği gibi çok iyi biliyordu." Sayfa 73.

     "15 asırlık İslam tarihi bize göstermiştir ki; Muaviye'nin oğlu Yezid'i veliahd tayin ederek Müslümanlar arasında başlatmış olduğu saltanat sisteminin hiçbir yararı olmadığı bir yana, Müslümanlara o denli zararları olmuştur ki bugün hala o zararların sıkıntısını çekiyoruz desek mübalağa etmiş sayılmayız." Sayfa 75.

      "İslam tarihinin bazı dönemlerini istisna edecek olursak, genellikle 'Sultanın iktidarının bekası' İslam devletinin asıl meselesi haline getirilmiştir. Artık hiçbir halife, yani Sultan, Hz.Ebubekir gibi ortaya çıkıp 'Ben Allah'a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin, Allah ve Resulüne itaat etmezsem bana itaat yoktur' demiyor. Bilakis, Ulu'l Emr olduğum için her halükarda bana itaat etmeniz farzdır' diye tehdit ediyorlar Müslümanları." Sayfa 76.

     "Bu 'her şey devlet için' zihniyeti Müslümanların kafalarına o denli yerleştirildi ki 'her şey din için' inancı kayboldu ve Müslümanlar, saltanat ve diktatorya rejimleri uğruna Ulu'l Emr zihniyetinin kulları oldular. Ulu'l Emr kurumu -şekli ne olursa olsun- la yus'el (sorgulanamaz) bir hale getirilip kutsallaştırıldı.

      Ve böylesi rejimlerde her zaman olduğu gibi sarıklı cübbeli hocalar, bunlara itaatin vacip olduğunu anlatır dururlar cami kürsülerinde." Sayfa 77.

     "Bizim bu tabirlerimizi şüphesiz ağır bulanlar olacaktır. Fakat ne yazık ki saltanatların, krallıkların kuralı budur. İktidarı ayakta tutabilmek için her şey meşru, her zulüm kanunidir, doğrudur. Adı ne olursa olsun saltanat rejimlerinde devletlerce yapılan her tasarruf kanunidir. Fakat kanuni olan bu tasarruflar ne hukuki, ne de şer'idirler." Sayfa 79.

     "Cumhuriyet dönemi sultanları dahil bütün sultanlar, devleti istedikleri gibi idare ediyor, dilediğine zulmediyor; bu zulümlerine karşı çıkma cesaretini gösterenleri de (maalesef tarih boyunca bunların sayısı çok az olmuştur) devlet düşmanı, vatan düşmanı ilan edip ya zindanlarda çürütüyorlar ya da idam sehpalarında sallandırıyorlar." Sayfa 80.

     "Bütün davalar o davaların fedaileriyle kaimdirler. işte Ebu Hanife bunun en güzel örneklerinden birisi olduğunu gösterdi Müslümanlara. Ne yazık ki Müslümanlar onun ameli içtihatlarını alıp siyasi içtihatlarını göz ardı ettiler ve hayatlarını sultanları alkışlamakla geçirdiler." Sayfa 82.

     "Peki iyi sultanlar yok muydu? Vardı elbet. Vardı ama bu iyi sultanların ölümlerinden sonra, ülkede devleti yönetecek bir sürü yetenekli Müslüman dururken çocuk da olsa, ayyaş da olsa, binamaz da olsa yerlerine oğullar sultan oluyordu. Neden? Çünkü devlet yönetimi onların babalarının malı konumuna getirildiğinden, miras gibi tevarüs eder, hiç kimse de bu mallarına göz koymazdı. Daha buluğa bile ermemiş sabiler, Müslümanların başına devlet başkanı olursa artık siz düşünün olacakları. 

     Fatih'in nizamı alem için koyduğu 'kardeş katline cevaz' kanunu da onun zannettiği gibi devlete yarar değil, çok büyük zararlar getirdi. Hiçbir hukuk sisteminde kabul edilemeyecek olan bu kanun yüzünden, şehzadeler arasında vuku bulan taht kavgalarında binlerce Müslüman yok yere ölüp gitti." Sayfa 115.

     "Bugün bile İslam coğrafyasında meydana gelen anarşik olayların birçoğunun arkasında Batı ve özellikle ABD'nin olduğu artık herkesçe bilinen bir gerçektir. Nitekim ABD kendi menfaatleri için çalışmayan, çıkarları doğrultusunda politika üretmeyen devletlerde Cia vasıtasıyla problemler çıkartmakta ve sonunda kendi emrinde olan ve haddizatında dünyanın her tarafında ABD'nin çıkarlarını korumak için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütünü devreye sokarak oradan dilediği kararı çıkartarak müdahale edebilmekle ve yeryüzünde hiçbir devlet de ABD'nin bu terörünü engelleyememektedir. Üstelik ABD bu uluslararası hareketleri öylesine ustaca yürütmektedir ki üzerinde harekat yapılan devletler, bu harekatlar kendi zararlarına olduğu halde ABD'ye şükran borçlu oluyorlar. Çünkü ABD adına kendi ülkelerini yönetmekte olan bir takım mütegallibe, ellerinde bulundurdukları iktidarı kaptırmamak, belli bir mutlu azınlığın çıkarlarını korumak için ABD yararına kendi ülke menfaatlerini feda etmekten çekinmemektedirler." Sayfa 132.

     "18 yüzyılın başından itibaren ve özellikle Tanzimat hareketinden sonra, gayrimüslimler kesif bir şekilde Osmanlı Devleti'nin hemen her yerinde kiliseler, manastırlar, kolejler ve misyoner okulları açma hareketini başlattılar. Devlet arşivlerinde bulduğumuz belgelerden öyle anlaşılıyor ki Osmanlı Devleti, bu bazen gizli bazen de aşikar hareketten rahatsız
olmasına rağmen, bu konuda kesin bir tavır takınmamıştır/takınamamıştır." Sayfa 135.

     "Bilelim ki Allah'a inandım deyip, O'nun emirlerine ters düşen ve siyasi, ekonomik, sosyal ve hatta dini olan hayatımızı onun buyrukları doğrultusunda tanzim etmediğimiz ve de böyle olmaya devam edenleri -en büyüğünden en küçüğüne kadar- desteklediğimiz müddetçe biz Müslüman sayılmayız." Sayfa 162.

     "Yobazca olan saplantılardan kurtulmaz, 'ecdadımızdır' deyip yapılan her hareketi görmezlikten gelirsek hiçbir yere varamayız. Nitekim varamıyoruz da. varamayışımızın tek sebebi de kendimizi aşamamamız, ecdadımızın yaptıkları karşısında dinden yana tavır koyamamamızdır." Sayfa 164.

     "Ne yazık ki Müslümanlar, Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla başlamış olan Batılılaşma hareketinden sonra, Batı tarafından kendilerine empoze edilen milliyetçilik fikrine çok çabuk adapte oldular ve 19. yüzyıla kadar birbirleriyle kardeş olarak yaşamış olan bu insanlar milliyetlerini ön plana çıkararak, dini ikinci plana attılar ve ileriki senelerde Müslümanların başına bela olacak, onları birbirine kırdıracak olan bu hastalık (milliyetçilik) popüler bir dava haline getirildi." Sayfa 166.

      "İslam'a ait ne varsa tamamının yasaklandığı bu yerli Haçlı savaşı döneminde, sadece Kur'an hükümlerinin uygulanması değil, onun okunmasının bile yasak olması gibi bir ilke konulmuştu ki bu hüküm gerçekten taş devri insanlarını bile düşündürürdü, şayet görselerdi böyle gariplikleri.," Sayfa 201.

     "Cumhuriyet rejiminin bu sorumsuzca politikası, 1300 seneden beri müslüman oldukları için birbirleriyle kardeşçe geçinmiş olan Türk ve Kürt insanlarını birbirlerine düşman yapmak istemiş ve esefle söyleyelim ki bunda da kısmen başarılı olmuşlardır. Öteden beri omuz omuza sadece İslam için mücadele vermiş olan bu iki millet; 'muhakkak ki Müminler birbirlerinin kardeşleridirler' kanunu ile birbirlerine bağlıyken, sanki birileri bu bağlılığı kıskanmışçasına karşılarına bir milliyetçilik ve karşılıklı olarak birbirlerini inkar ilkesini getirip oturtmuşlardır." Sayda 206.

     "1957 yılında başlamış olan Cezayir-Fransız savaşında, Menderes hükümetinin Fransızların yanında yer almış olması, biz Anadolulu Müslümanlar adına hakikaten utanılacak ve uzun seneler izi kaybolmayacak kara bir lekedir." Sayfa 210.

     "Demokrasi rejimleri kurulalı beri insanları en çok sömüren sistemler, bu rejimlere bağlı olan idareler olmuştur.

      Bugün bir zamanlar 3.dünya diye tanımlanan coğrafyaları, demokrasi havarileri olan gelişmiş ülkeler sömürmüyorlar mı? 

     Doğal olarak bazı kimseler, özellikle demokrasiyi kendilerine silah edinenler bizim bu fikirlerimize karşı çıkacaklardır. Bu onlardan beklenen en tabii bir davranıştır. Neden? Çünkü onlar bu sistemle öylesine bir sömürü rejimi kurmuşlar ki eleştiremiyorsunuz. Demokrasi aleyhinde iki kelime karalamadan bu sömürü demokratları hemen çığlığı koparırlar, demokrasi elden gidiyor, şeriat geliyor, ilkeler çiğneniyor, irtica hortluyor diye." Sayfa 214.

     "Batı ne kadar demokratik olursa olsun, kendi çıkarlarına aykırı düşecek bir demokrasiyi asla hoş karşılamaz. Bırakın hoş karşılamayı, ona savaş bile açar/açıyor." Sayfa 215.

     "Onun için biz buna 'demokrasi' yani halkın idaresi değil, 'demonkrasi', yani şeytanın idaresi diyoruz." Sayfa 218.

     "Evet, biz Laikliği bir din olarak kabul ediyoruz. Belli öğretileri ve de akideleri olan, müntesiplerine laik denen çağdaş (!) bir din. Bu dine göre de haramlar-yasaklar olduğu gibi, yapılması gerekenler/farzlar, mübahlar var. Neyin haram-yasak ve neyin farz-ilke olduğunu ortalıkta görünmeyen laikçi güçler saptar. Uygulamasını da laikçi hocalar yürütür. Devletin dini de laiklik olduğu için, yasa gereği bu dinin değiştirilmesi ve yerine başka bir dinin  örneğin İslam'ın konması teklif bile edilemez." Sayfa 231.

     "Sömürü rejimlerini kurmuş olup, laiklik olan dinlerini zinde güçler bekçiliğiyle hakim bir konuma getirmiş olan Laikçiler, hiç kimseye tolerans tanımamakta, iktidarı demokratik usullerle bile olsa başkalarına devretmeyi düşünmemektedirler. İşte bunun içindir ki Laiklik tahakkümü altında ezilmekte olan Müslümanlar, istedikleri kadar taviz versinler yine de Laikçilere yaranamayacaklardır." Sayfa 232.

     "Türkiye'de Laikliğin anlaşılamamasının baş sebebi, laik Devlet Bakanlığı'na bağlı olan Diyanet İşleri Başkanlığıdır.

     Din-devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğu ve hiçbirinin yekdiğerine karışmadığı sistem olarak tarif edilen ve bu uydurmaca tekerleme ile Müslümanları çok güzel uyutan Laiklik, biraz basiret sahibi olanlar açısından hiç de öyle değil! Alaturka (yani Türk usulü) laiklik, dinin (İslam'ın) hiçbir şekilde devlet işlerine karışamadığı. devletin ise dine karışması bir yana, onu tasarrufu altına aldığı bir laikliktir, dindir, rejimdir...." Sayfa 232.

     "Laiklik ilkesine göre, dine karışmaması gereken devlet, karışmak bir yana onu istediği gibi ve de cebren insanlara öğretmekte ve bu zavallı insanlar yani Müslümanlar laik devletin istediği tiple Müslümanlar olmaktadırlar. Böylesi bir eğitimden geçen Müslümanlar da laik olamadıkları gibi, Kur'an'ın tarif ettiği Müslüman da olamamaktadırlar." Sayfa 234.

     "Laiklik dinine göre tıpkı cahiliye dönemi Mekke devletinin dininde olduğu gibi, semavi yani yeryüzünün işlerine karışmayan bir ilaha inanmaya cevaz vardır. Cevaz olması bir yana, böylesi bir ilaha inanmak teşvik bile edilir. Daha açıkçası laiklik dini diyor ki; benim dünyevi işlerime karışmadığı müddetçe her türlü din inancı serbesttir. Diledikleri gibi ibadet etsinler, tutabildikleri kadar oruç tutsunlar, (kadınlar başörtüsü takmamak şartıyla ahlaklı olsunlar) beni ilgilendirmez ve de onlara karışmam." Sayfa 234.

     "Bunun en bariz ve açık tatbikatını da bir zamanlar bu ülkeyi reisicumhur olarak yöneten Kenan Evren gösterdi. Şöyle diyordu bir konuşmasında;

 'Caminin içerisinde ibadetine devam ettiği müddetçe imama saygı gösteririm. Fakat ne zaman ki imam camiden çıkar ve siyasete karışır, işte o zaman da onun kafasını ezerim." Sayfa 235.

     "İşte Laikliğin kabul etmediği ilke budur. Yani Laikler Allah'ı sadece gök işlerinde Şari, kanun koyucu kabul eder. Dünya işlerinde ise kanun koyucu olarak kendilerini ya da atalarını kabul ederler. İlahi kudretin onların dünyalarına karışmasını istemezler. Fakat bunu açık açık söylemezler ki Müslümanlar uyanmasınlar, onlar laikliklerine rağmen kendilerini Müslüman bilsinler, onlara sömürülsünler." Sayfa 237.

     "'Kahrolsun şeriat' diye bağırarak ölülerinizi şeriat camilerine götürmeniz, sizin ilkeleriniz/dininiz açısından kebair, yani büyük günahtır." Sayfa 245.

     "Kim bilir, belki okuyucularım bu satırları okuduklarında, Müslüman devletlerin şeksiz ve şüphesiz kendilerine ilah tanıdıkları, ona hiçbir şeyi şirk koşmadıkları Amerika; ya Yemen'i işgal etmiş olacak ya da Sudan'ı, ya Angola'yı ya da Pakistan'ı. Evet mübalağa etmiyoruz. Takvime bağlanmış gibi, Amerika her ay dünya gezegenimizin bir köşesini işgal ediyor, Yeni Dünya Düzeni adına " Sayfa 253.

     "Bugün de durum aynıdır, hiçbir şey değişmemiştir. Kim Amerikan emperyalizmine karşı çıkıyorsa onun adı 'terörist' olarak bütün medya kuruluşlarında kullanılır durur" Sayfa 264.

     "Allah Müslümanların, Hristiyanları ve Yahudileri kendilerine veli yani her işlerinde onlara danışacakları makam kabul etmemelerini emretmiş ve böyle yapanların onlardan olduklarını Kur'an'da ferman buyurmuştur (Maide 51)" Sayfa 268.

     "Kendimizi bulup kurtulmak istiyorsak 'la' (istemiyorum) diyelim Amerika'ya, onun işbirlikçilerine ve de onun terör örgütü olan Birleşmiş Milletlere! Çünkü onlar Allah'ın kanunlarına la diyorlar. Allah kanunlarına la diyerek kana buluyorlar dünyamızı, batıl ve sömürge zihniyetli din anlayışlarıyla. Onların batıl inançları insanları kesmeyi, onlara işkence yapıp ülkelerini işgal etmeyi amirdir. Biliniz ki onlar ne İsevi ne de Musevidirler. Bazı cahil Müslüman(!)lar ehli kitap diyorlarsa da onların dini sömürge ve menfaat dinidir. Gerçek Tevrat'a, gerçek İncil'e dayalı olan din değil." Sayfa 270.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı. Ensar Neşriyat, 2017      "Teknik ve kültürel imkanların alabildiğine gelişmiş olmasına rağmen, günümüz Müslümanının yaşayışı ile Asrı Saadet dönemi Müslümanlarının anlayış ve yaşayışları arasında büyük farklar görmekteyiz." Sayfa 10       "Âdetlerin, ibadetlere karışması ve ibadet gibi kabul edilmesi İslam kavramını ve imajını zedelemektedir. Görüntüsü ve yaşantısı zedelenmiş bir İslam ise kesinlikle yüce Allah'ın indirdiği İslam değildir." Sayfa 13       "İmanın dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibaret olduğu anlayışındaki günümüz insanı, dil ile Müslüman olduğunu söyleyip kalbinden de buna inandığı takdirde ibadet etmese bile Müslüman kabul edileceğini ve sonunda bununla da cennete gidebileceğine inanmaktadır. Bu düşüncedeki pek çok kişi, işlediğim günahların cezasını bir süre çektikten sonra nasıl olsa Allah beni cennete sokacak, o halde dünyanın zevklerinden ke...

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin Sesi-Murat Sülün

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin  Sesi-Murat Sülün. Ensar Neşriyat, 2013       "Kur'an-ı Kerim, İslamiyet'in temel metni olmakla birlikte  bilinen anlamda bir din ve dua kitabı değildir. Kur'an'ın asıl konusu insan olup, Allah, cennet-cehennem, melek gibi gaybi kavramların sahih anlamını ortaya koymakla yetinir. Doğru ile yanlışın, gerçek ve sahtenin kriteridir." Sayfa 11       "Hak Teala insanları, Kur'an ve kainat kitaplarına karşı takındıkları tutuma göre yüceltip alçalttığı için, bu iki kitaba karşı tutumumuzu gözden geçirmek durumundayız. Bunun için de kutsal kitabımızı iyi tanımalı, işlevinden bihaber olmamalıyız." Sayfa 11       "Arapça bilmeyen Müslümanlar, Kur'an'la anlamaya dayalı değil, saygıya dayalı bir ilişki kurmuş, onun içine fazla girememiş, İslam öğretilerini sıhhatleri kuşkulu bilgilerle dolu kaynaklardan öğrenmişlerdir." Sayfa 13      "Adalet, çalışma, dürüstlük, hesap verme fi...

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan. Beyan Yayınları, 2010      "Hristiyanlığı hurafelerden ayıklayarak o ilk asli haliyle yaşamak isteyen Hristiyanlar, onu yorumladılar ama bir müddet sonra baktılar ki o Hristiyanlık, kapitalist dünyanın modern dünyanın manevi sübabı olmuş. Bunun böyle olacağını ne tahmin ettiler ne de böyle bir amaçları vardı." Sayfa 21       "İnsan, ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdüremez. Sekülerizm ise insanın ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdürme girişimidir, iddiasıdır." Sayfa 30       "İslam'ı Modernitenin uygun bulduğu bir form içinde yaşamaya talibiz. Acaba bu ne kadar sağlıklıdır ve dinin bu şekilde yaşanması gerçekten sonuçta geriye İslam'dan ne bırakacaktır bize?" Sayfa 31       "Modernite ile birlikte insan her şeyin, iyinin, kötünün, güzelliğin, adaletin, doğrunun, sevginin ve sanatın anlamının kaynağına kendini yerleştirir. Düşünce biçiminde rasyonaliz...