Ana içeriğe atla

Milli Din Arayışı ve TÜRK MÜSLÜMANLIĞI-Ramazan Yazçiçek



Milli Din Arayışı ve TÜRK MÜSLÜMANLIĞI-Ramazan Yazçiçek. Ekin Yayınları, Ocak 2014.

     "Modern talep, şayet dini ortadan kaldıramamışsa asgari, seküler, protestan bir forma sokma arzusundadır. Dönüşüme tabi tutulmak istenen İslam'a gelince o, var olan dünyaya rıza gösteren değil, kendi varoluş gerekleri doğrultusunda yeni bir dünya inşa etme amacındadır." Sayfa 11.

      "Rasyonalizme mukabil iman algısı, insan merkezci hümaniter tutuma karşın Allah eksenli kabul, bireyselleştirme talebinin yerine ümmet bilinci, İslam vahiy inancının temel kurucu öğeleridir." Sayfa 12.

     "Hem Yahudiler hem de Hristiyanlar, dini ırkçı bir forma sokarak kavmiyetçi devlete hizmet ettirmekten çekinmemişlerdir. Dini olanca cüretkarlıkla politize etmişler, şiddeti dinselleştirmiş ve neticede dini, devletin emrine amade kılmışlardır." Sayfa 19.

     "Kur'an, herhangi bir kavmin, dilin veya kabilenin bir diğerine üstünlüğünü kabul etmez. Zira insanın müdahalesi,/tercihi olmadan sahip olduğu tabii özelliklerinden ötürü kınanmasını veya kendisine ayrıcalık atfedilmesini beklemesi yersizdir." Sayfa 23.

     "Kur'an-ı Kerim'de ve Hz Peygamberin hadislerinde açık ve kesin bir şekilde, etnik temele dayalı yaklaşım reddedildiği halde, Arap ırkçılığı İslam ümmeti içerisinde baş gösteren ihtilafın adeta nüvesini teşkil etmiştir." Sayfa 24.

     "Irki ve kabilevi farklılıklarla övünme, cahiliyenin temel  karakteristiğidir. Bu tutum, İslam'ın değer referansı değildir." Sayfa 27.

     "Ömer Bin Abdülaziz dönemi müstesna, Emevi dönemine hakim olan hava, Arap olmayanları tahkir, zulüm, hatta Arap olmayan unsurlardan Müslüman olanlara bile gayrimüslim muamelesi yapmaktı." Sayfa 29.

     "Ümeyyeoğulları, yönetimlerini ve siyasi kriterlerini meşrulaştırmak için, iktidarlarının kendilerine Allah tarafından verildiğini savunuyorlardı. Onlar daha da ileri giderek, kendilerinin Allah'ın en yüce askerleri ve insanların en hayırlıları olduklarını söylemeye başladılar. Uydurdukları rivayetlerle ırkçılığı adeta dinsel olarak kurumsallaştırdılar ve bir veba gibi ümmetin içine saldılar." Sayfa 30.

     "Öyle ki Kureyş Kabilesi'nden olmak, tartışmasız üstünlük sebebi olarak görülmekteydi. Bu durumda ulema, konuya dair açıklama getirmek zorunda kalmışlardı. Kureyşli olmanın her alandaki üstünlüğü tartışması karşısında İmam Malik; 'Müslümanlar birbirinin dengidir. Kureyş'ten olmayan Arap veya Mevalinin Kureyşli kadınla evlenmesi caizdir' söyleme ihtiyacı duyuyordu. İslam hukukçularını böylesi bir fetva vermeye sevkeden zaruret bile, ırkçı taleplerde dinin kullanım boyutunu, fiili durumun vahametini göstermesi açısından önemlidir." Sayfa 34.

     "Irkçılığı ortadan kaldırmayı kendisi için öncelikli hedef edinen İslamın, yine ırkçılar tarafından kendilerine meşruiyet talebinde bulundukları bir zemin olarak görülmesi ve delil olarak gösterilmesi kadar ironik başka bir durum olabilir mi? Neticede, Emevi dönemine damgasını vuran 'Ümeyyecilik', tepki akımları doğurmakta gecikmemiştir." Sayfa 37.

     "Emevi devrinin sonlarına doğru ve Abbasi hakimiyetinin başlamasıyla birlikte, Arap ırkçılığına karşı  Şuubiye akımı doğmuştur. Bu akım, Araplara ve Arapça'ya mukabil İran kültürünün ve dilinin üstünlüğünü ileri sürmekteydi. 

     Onlara göre Araplar kültürel bir geçmişe ve dolayısıyla gelişime sahip olmayan fakir çöl barbarları idiler. Araplara karşı Şuubiye hareketinin liderleri çoğunlukla İran asıllı idiler. Halife Mütevekkil'den itibaren bunlara Türkler, Rumlar ve daha başkaları da katıldı.

     Bir ırkın üstünlüğünü iddia etmek nasıl bir yanlış ise farklı bir ırkı aşağılamanın da aynı yanlış olduğunu unutan İranlılar, karşı hücuma geçerek işi Arap düşmanlığına vardırdılar." Sayfa 40.

     "Muaviye; 'Yeryüzü Allah'ındır ve ben onun vekiliyim' derken, 2. Abbasi hükümdarı Ebu Cafer el-Mansur; 'Ey insanlar. Allah'ın bize bahşettiği hukuk sayesinde sizlere baş oldum. Ben Allah'ın yeryüzündeki vekiliyim' diyordu. Osmanlı padişahları da 'Allah'ın halifesi, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi, tanrının yeryüzüne uzanın eli, Allah'ın kılıcı' lakaplarını kullanıyor ve sultanı Allah'ın seçtiğini iddia ediyorlardı. Böylece yapılan bütün işler kutsal sıfatlarla perdelenmiş oluyordu." Sayfa 44.

     "İlahi yetkiyle/sıfatla yönetme iddiası, Şii akidesinde de masumiyet olarak yer almıştır. Bu inanç, dönemsel ve politik olmanın da ötesinde, akidevi bir kabul olarak karşımızda durmaktadır. İmamın masumiyeti, masum olarak tayini, günahlardan pak ve münezzeh olması, hiçbir surette hata etmeyeceği kanaati, her söz ve hareketinin ancak hak ve doğru olduğu inancı, ilahi yetkiyle donanmanın bir başka felaket alanıdır. Keza Şiilikte imamların en önemli sıfatlarından birisinin de peygamberlerde olduğu gibi 'ismet sıfatı' olduğuna itikat edilir. Ehlibeyt dostları olarak nitelenen Şiiler, tıpkı peygamberler gibi 12 imamın da masum olduklarına inanırlar ve dolayısıyla onları da tartışılmaz kılarlar.

     Hristiyanlıkta da Papa, hem uhrevi hem de dünyevi alanın lideri olarak ilan edilmiş ve yanılmazlık niteliği ile Papanın başını çektiği kilise, bir kurum olarak sorgulanamaz addedilmiştir." Sayfa 47.

     "Türk 'Veli' kültü, Şamanizm dönemine giden bir tarihi serüvene sahiptir. Şamanizmdeki şamanın sahip olduğuna inanılan olağanüstülüklerin, sonraki dönemlerde 'Türk Veli Kültüne' yansıdığı görülmektedir. Türklere bu İslam anlayışı, İran vasıtasıyla Maveraünnehir'e kadar yayılmış Horasan tasavvuf mektebi aracılığıyla ulaşmıştır. Bu anlayış, ilk Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevi'nin halifeleri aracılığıyla göçebe Türk boyları arasında yayılmıştır." Sayfa 57.

     "Anadolu'ya yerleşmeye gelen ve çoğunluğunu Oğuzlara mensup boyların oluşturduğu muhtelif Türk toplulukları, kendileriyle beraber bu telakki ve Veli kültünü de getirdiler. Özellikle 13. yüzyılda Moğol istilası öncesinde ve bu istilanın önünden kaçarak Anadolu'ya yerleşen bazı tarikatlara mensup şeyh ve dervişler, bu konuda başrolü oynadılar. Selçuklu hükümeti onlara bir takım imtiyazlar ve tekkelerini kurup rahatça faaliyet gösterecek yerler tahsis etti. Vefailik, Yesevilik, Kalenderiyilik, Haydarilik gibi gayri Sunni (heteredoks) mahiyetteki tarikatlara ait tekkeler daha ziyade köy ve göçebe muhitlerini tercih ederken, Kübrevilik, Sühreverdilik, Rıfailik ve Kadirilik gibi sunni eğilimi olanlar şehirlerde geliştiler.

     Zamanla her iki çevredeki tekkelerin başında bulunan Hacı Bektaşi Veli, Mevlana ve benzerleri gibi Anadolu'da büyük Veli olarak şöhret yapmış kişilerin ölümü ile birtakım türbeler ortaya çıktı. Bu velilerin her birinin türbesi, özelliğine ve maksada göre kendine mahsus ziyaret ve kurban usullerinin gelişmesine ortam hazırladı. Hiç şüphesiz bu, Orta Asya'daki tatbikatın bir devamından başka bir şey değildi. Bu türbelerin etrafında eskiden mevcut ve yeni imal edilip yayılan menkıbeler, kendilerini yarı mukaddes, fevkalade güçlerle donanmış ve hastalıkları iyileştiren, çeşitli dileklerin gerçekleşmesine yardım eden manevi şahsiyetler haline getirdi. Kendilerini yazılı kaynaklardan tanıdığımız velilerden başka, yazılı kaynaklara geçmemiş daha başkaları da vardı. Bu suretle Anadolu'nun pek çok yerinde, hemen her kasaba ve köyde, şehirlerde evliya, ermiş ve yatırlar meydana geldi. 

    Bugün Anadolu'da yaşanagelen Veli kültü bağlamında birçok bidat ve hurafenin sahih İslam olarak kabul edildiği kayda değer bir noktadır. Yaşanan Veli kültürünün, Kur'an İslam'ına aykırı olduğunun kabullenilmek istenilmeyişi ve bilakis bu inanışı reddedenlerin kınanarak itham edilmiş olması da hazin bir vakıadır." Sayfa 58, 59 

     "Hiçbir tasavvuf cereyanı, İslamiyet'in beşiği olan Arabistan'da doğmamış ve yerleşip gelişmemiştir. Türklerin İslamiyeti tasavvuf kanalı ile almış oldukları ve bunun da esas itibariyle kitabi bir İslam anlayışına muhalif, mistik hareket olduğu, tekrarla zikre değerdir." Sayfa 64.

     "Kur'an dışı bir inanç ve yöntem olarak gördüğümüz batınilik, hurufilik gibi uçları açık din anlayışları, İslamlaşma döneminde farklı kültürlerin adeta uygun havzası olarak tasavvuf aracılığı ile alınmıştır. Bu inançların bugün dahi İslami kimlik altında ve de kurumsallaşmış olarak kabul gördüğü aşikardır." Sayfa 66.

     "Peygamberi hareketler, tekrarlanan ifsadi geleneğe yönelik olarak  gerçekleşmişlerdir. Yüce Allah'ın Peygamber göndermek suretiyle tarihe olan bu anlamdaki müdahalesi, bilindiği gibi Hz. Muhammed ile son bulmuştur. Sonraki sorunların çözümü, kıyamete kadar değişmeyecek olan Kur'an'a havale edilmiştir." Sayfa 67.

     "Tarihin bir döneminde yaşamış olan salih kul Hızır ve İlyas (a.s), hurafeciler elinde şerli yolun çok rollü aktörlerine dönüştürülmüşlerdir. Hızır-İlyas efsanelerinin en vahimi, kitabi-Peygamberi bilgiye zıt; batini-irfani addedilen inanışlardır.

      Kur'an'a göre gaybe ait haberlerin yegane kaynağı vahiydir. Allah, peygamberlerinden bazılarını dilediği bilgilere muttali kılmıştır. Bu sınırın dışında, birilerinin kendi bilgisinin veya başkalarının bilgilerinin vahye dayandığını iddia etmeleri İslam inancına aykırıdır." Sayfa 68.

      "Batıniliği bir disiplin olarak kabul edenler, bilginin kaynağını doğru haber olan vahyin dışında aramışlardır. Bunlar için bilgiyi elde etmenin yolları keşif, işrak ve ilhamdır. Bunlar Kur'an'ın açık emir ve yasaklarını, zahir/kabuk mesabesinde görürler. Bu durum, Hızır-İlyas mitolojisinin de içinde yer aldığı Türk halk dindarlığının birçok cephesinde görülmektedir." Sayfa 69.

     "Tasavvuf erbabı, zahir-batın inancını, Musa-Hızır metaforuyla temellendirmeye çalışır. Onlara göre, zahir şeriatı, batın ise hakikati temsil eder. Yine mutasavvıflar, kendi tanımlamalarıyla şeriat alimlerinin hakikat ehlinin birtakım inanış ve davranışlarını yadırgayıp eleştirmesini, Musa-Hızır diyaloğuna dayanarak reddederler. Keza onlar, işraki bilginin kesinliğine inanır, buna şek ve şüphenin bulaşmadığı ledunni bilgi adını verirler." Sayfa 70.

     "Musa-Hızır kıssasında Hz Musa, kastını bilmediği, aklının kavramadığı şeylere sorgulayıcı yaklaşmıştır. Müslümana da düşen, bir peygamber olan Hz Musa'ya uyarak, üzerinde bulunduğu şeriata ve akla aykırı olan şeylere karşı çıkması. künhünü bilmediği şeylerin ardına düşmemesidir." Sayfa 73.

     "Tasavvuf kültüründe hırka inancı da Hızır'la ilişkilendirilir. İbni Arabi, Hızır'la görüştüğünü ve ondan hırka giydiğini ifade eder.

     Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Celaleddin Rumi başta olmak üzere birçok mutasavvuf, Hızır'ı Mürşid-i Kamil olarak kabul ederler. Bunlar Hızır ile görüştüklerini, kendilerine mey (ilahi aşk) içirdiğini söylerler." Sayfa 76.

      "Hıdrellez, Hızır ve İlyas'ın  miladi 6 Mayıs, Rumi 23 Nisan'da buluştuklarına inanılan güne verilen isimdir. Dini bir muhtevaya büründürülen bu halk inancının/bayramının kökü, İslam öncesi Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu yaz bayramlarına dayanır. Biri karada, diğeri denizde olmak üzere darda kalanlara yardım ederler. Hıdrellez, Müslümanlarca Hızır ve Hristiyanlarca Aziz Yorgi adıyla kutlanmasına rağmen, esas itibariyle  ne İslam, ne de Hristiyanlıkla ilgisi vardır." Sayfa 79.

     "Yaşadıkları devir ve bölgede İslam dışı inanç ve yaşayışlarından  ötürü (zındık ve mülhid) ilan edilen Beyazıd Bestami, Hallac-ı Mansur gibi meşhur mutasavvuflar, zühd ve takvanın yerine, ilahi aşk ve cezbenin galip olduğu, bir anlamda erken Vahdeti Vücudcu nitelik taşıyan muhalefetin ilk temsilcileri oldular." Sayfa 93.

     "Bir Türk tarafından, Türkler arasında kurulan ilk tarikatın kurucusu Ahmet Yesevi'dir.
Onunla, siyasaldan soyutlanmış bir İslam, eski Türk dini kalıntılarını taşıyan bir tasavvuf anlayışı, dahası Batı ile barışık gelenekçi bir tasavvur fırsatı doğmuştur." Sayfa 94, 95.

     "Hacı Bektaşi Veli, bir 'çar-darp' (saç, sakal, kaş ve bıyıkların kazınması) yapar ve bunu müritlerine de uygulatırdı. Mücerretlik erkanı (bekar yaşamayı) kendi hayatında uyguladığı gibi, bütün dervişlerinin de uyguladığı Vilayet-name'de bildirilmektedir." Sayfa 96.

     "Ülkelerini işgal eden Tatarlara karşı bu kadar muhabbet besleyen, hoşgörüyle bakan ve onlar için hiçbir yardımı esirgemeyen, dönemin işgalci emperyalistlerine baş kaldıranlarla ise mücadele eden Celalettin Rumi, kendi dışındaki meşrep farkı olan muhaliflerine karşı ise son derece acımasız bir tavır takınmakta, onları hiciv ve tahkir etmektedir. Dönemin sosyal ve siyasi olaylarını resmeden bir nitelik taşıması açısından Mesnevi, bu mücadelelerin açık delilidir." Sayfa 97.

     "Anadolu'da en fazla tesir icra etmiş Kalenderiler, eski Hint ve İran, özellikle de Hint mistisizminden etkilenmiştir. Yani bu zümrenin kökenlerini budist, zerdüşti ve maniheist kültürlerde aramak gerekir. İbni Hatib'e göre onlar İslamiyet dairesinden hariçtirler. Kalenderilerde olan bir başka sapıklık cemalperestlik, mahbupperestliktir. 

     Tasavvuf terminolojisinde ilahi güzellik, Allah'ın güzelliği olarak algılanmakta olup, güzelliğe yani Allah'ın güzelliğine tapınma cemalperestlik anlamındadır. Bu eski İran mistik kültüründe vardır ve Kalenderilere de buradan geçmiştir. Allah'ın güzelliğinin genç delikanlıların yüzünde tecelli ettiği anlayışı, güzel yüzlü, genç, endamlı delikanlılardan dost mahbup ve maşuk edinme konusunda kaynaklarda oldukça malzeme vardır." Sayfa 104.

     "Kalenderi zümreler arasında livata (eşcinsellik) illeti çok yaygın olduğundan, mecbur kalmadıkça kadınlara yaklaşmadıkları belirtilmiştir. Bu anlayış sık sık sapık ilişkilere dönüşebilmiştir. Ünlü Mevlevi yazar Ahmed Eflaki, Celalettin Rumi'nin oğlu Sultan Veled'i Şemsi Tebrizi'ye mürid olarak verirken, 'Şems'in, çirkin livata hastalığından uzak bulunduğu' konusunda teminat verme gereğini duyduğunu yazmaktadır. Tebrizi ve kısmen de Celalettin Rumi'nin şahsi meyli dolayısıyla Mevlevi muhitlerinde Kalinderiliğe sempati ile bakılmaktadır. Nitekim bu durum, Celaleddin Rumi'nin eserlerinde de görülmektedir." Sayfa 105.

     Her tarikat gibi Kalenderiler de farklı ayin ve ibadetlere sahiptir. Ateş semahı, def, dümbelek ve benzeri musiki aletleri ile ilahiler söylemeleri bunlardan bazılarıdır. Eski Orta Asya Türk ve Moğol şamanlarının, şamanik unsurlarının büyük etkisi bulunan raks etmeye, semah ve esrar kullanımı da eklenmekteydi. Bundan ötürü Kalenderiler 'esrar içen baltalı dervişler' olarak anılırlardı." Sayfa 106.

     "Şemsi Tebrizi ve Celaleddin Rumi ile Hamid El Kırmani ve Ahi Evren, bu iki cenahın birbirlerini alabildiğine eleştirmelerine ve hatta şiddete varan taraf olmalarına rağmen, Türk Müslümanlığı serüveninde Kur'an dışılıklarıyla ortak bir paydaya sahip olduklarını görmekteyiz. Bu mücadelelerinde karşılıklı kullandıkları argümanlar, bize sahip oldukları din anlayışı hakkında fikir vermektedir." Sayfa 109.

     "Celalettin Rumi ve yandaşları genel olarak Hamid el-Kırmani ile müritlerini cinsi sapıklıkla nitelerlerdi. Kırmani'nin damadı ve aynı zamanda önde gelen talebelerinden olan Ahi Evren ise Celalettin Rumi'ye Hululi fikirlerinden ötürü tepki göstermekte, Hululiyecilerin şerrinden Allah'a sığınmakta ve onları sapık ve tehlikeli bulmaktaydı." Sayfa 110.

     "Şemsi Tebrizi bir Kalenderiye dervişidir. Örneğin Konevi, el Kirmaniye bağlıdır. Konevi vasiyetnamesinde, öldüğü zaman İbni Arabi'nin gömleğini kefen olarak kendisine giydirmelerini ve Kirmani'nin seccadesini de üstüne örtüp öylece defnetmelerini istemişti." Sayfa 111.

     "Eflaki'deki bir kayda göre Şemsi Tebrizi açık açık şarap içer, şeri emirlere kayıtsız davranır. Bu halini zındık ve mülhid olarak telakki edenleri de umursamazdı.

     Eflaki, Hacı Bektaşi Veli'nin şeriate uymadığına, namaz kılmayıp dinip emirlerini küçümseyip alay ettiğine dair örnekler vermektedir. 

     Şeriatın emirlerine muhalefet ve hafife alma, Celalettin Rumi cephesinde daha az değildir." Sayfa 112, 113

     "12 imam şiiliği, 15.yüzyılda Anadolu'nun yarı göçebe bir hayat süren Türkmen ve Kürt boyları arasında yayılmaya başladı.

     Fatih'in başlattığı merkeziyetçi yönetimin bir gereği olarak, yerleşik hayata geçmeye zorlanan ama buna bütün gücüyle direndikleri için baskı ve hatta zulme maruz kalan yarı göçebe Türkmenler, bu mehdici propagandadan etkilenmeye çoktan hazır idiler. Çünkü onlar kendilerini Osmanlı yönetiminin zulmünden kurtaracak bir Mehdi bekliyorlardı. Bu Mehdi Şah İsmail şeklinde zuhur etti." Sayfa 120.

     "Sonuç olarak Alevilik ve Bektaşiliğin; Orta Asya'daki eski Türk inançları ile başladığını, Şamanizm, Maniheizm ve Budizm ile mistik bir niteliğe büründüğünü, Zerdüştilik ile beslendiğini, Yesevilik ile İslam'ın ve İslam Sufiliğinin damgasını yediğini, buna Horasan Melametiliğinin Kalenderane tavrının eklenip önce Hurufilik, hemen arkasından da İmamıye Şiası motifleri ile yeniden şekillendiğini kabul etmemiz gerekecektir. Çok kısa ve kaba hatları ile Alevilik ve Bektaşiliğin gerçek hikayesi budur." Sayfa 121.

     "Bir diğer yanılgı ise Sunniliğin Emevi, dolayısıyla Arap İslamı olduğu, Alevilik Bektaşiliğin ise halis Türk Müslümanlığı olduğu yanılgısıdır.

      Emevi iktidarı tek başına Sunniliği temsil etmediği gibi, bu iktidarın zulmüne uğrayanlar veya ona karşı çıkanlar yalnız Şiiler veya peygamber sülalesi değil, aynı zamanda Sunni çevrelerdir." Sayfa 123.

     "Şah İsmail'in İran'da Safevi devletini kurarken, İran'ı bütünüyle Şiileştirmeye yönelik geniş çaplı bir Sunni (Şafi) Kürt katliamına giriştiği ise bizde hiç temas edilmeyen ama dönemin İran kaynaklarına yansıyan bir tarihsel vakıa olduğu gibi, Batılı tarihçilerce de kabul edilmektedir.

     Alevi isyanları denilen 16. yüzyıl Orta Anadolu isyanlarının ise bir Sünnilik-Alevilik çatışması, birer dini isyan değil, tamamen sosyo-ekonomik rahatsızlıklardan kaynaklanan bir takım ayaklanma hareketleri olduğunu, bunlara yalnız Alevi konar-göçer veya köylü Türkmenlerin, Kürtlerin değil, Sunni köylülerin de katıldığını yine arşiv kaynaklarından rahatlıkla görebiliriz. Dolayısıyla bu isyanları sırf Alevi halkın çıkardığını varsayarak, bir çeşit mezhep isyanları olduğu şeklinde bir algılama, tamamıyla tarih dışı bir algılamadır." Sayfa 125.

     "Cumhuriyetin kurucu ideolojisi İslam'ı, kişisel yaşamla sınırlı bir inanç olarak görmek istemekte ve özel alana indirgemektedir. Müslüman düşüncenin örgütlenmesine izin vermeyen Laisizm, din ile siyaset arasında kesin bir ayrım yapmakla kalmamış, ayrıca dinin toplumda sınırlı bir rol oynadığını savunan bir doktrin olarak da ağırlıklı bir değer ve anlam kazanmıştır." Sayfa 120.

     "İbadetlerin Türkçeleştirilmesi projesi çerçevesinde, önceleri peş peşe Kur'an'ın Türkçe çevirileri yayınlanmış, resmen hutbeler Türkçeleştirilmiş, Hz İbrahim'in ve Hz Muhammed'in Türk olduğu ispatlanmaya çalışılmış, hatta bir camide Türkçe namaz kıldırma teşebbüsünde dahi bulunulmuştur. 1932'den 1950'ye gelinceye kadar 18 yıl boyunca, bu topraklarda minarelerden 'Tanrı uludur, Tanrı uludur' sesleri işitilmiştir." Sayfa 130.

     "Dine karşı seküler yaklaşım, karşı olduğu dini dahi hep pragmacı açıdan değerlendirmiş, yok edebilme imkanını yakalayamayınca, dönüştürme politikası içine girmiştir." Sayfa 131.

     "Bir Alevi yazarın da (Halil Öztoprak) açıkça belirttiği gibi Aleviler, Allah ismini anarak gülbank çekmeyi en büyük ibadet bilirler ve kalbi ibadeti tercih ederler. Kalbi ibadet, Kur'an'daki şer'i-ameli buyrukların (şeriat) kapıda kalması anlamına gelir. Kaldı ki onlara göre gerçek şeriat, Ehlibeyt mensuplarını sevmekten ibarettir. Kur'an'daki şer'i-ameli yükümlülüklerin bağlayıcı olmadığı sonucuna varan Aleviler, davranışlarının şeriat ile test edilmesine de şiddetle karşı çıkarlar. Çünkü şeriat, dinin özü değil kabuğudur. Kabukla meşguliyet ise hakikat erbabına değil, insanların avamına mahsustur." Sayfa 136.

     "Geleneksel Alevilikte Kur'an, Allah kelamı olarak kabul edilmekle birlikte, bu kelamın metinsel korunmuşluğunda çok ciddi problemler olduğuna inanılır. Çünkü Hz Peygamberin vefatının hemen ardından, Kur'an'a kalem veya el karışmış ve böylece Kur'an tahrife uğramıştır inancına sahiptirler." Sayfa 137.

     "Emevi saltanatının kılıç tahakkümü ile her türlü kötülüğün sebebi olduğu geleneksel inancı, Alevileri Kur'an'ın korunmuşluğu inancından saptırmıştır. Zira onlara göre Emevi düzeni, Kur'an'dan pek çok gerçekleri çıkartmıştır. Çıkartılan bu ayetler de tahmin edileceği üzere, Ehlibeyt ile ilgili olanlardır.

     Alevilerin Kur'an tasavvurunda bir başka Kur'an dışı inançları, müşrikler, münafıklar, zalimler ve fasıklarla ilgili tüm ayetleri, özellikle ilk üç halifeye hamletme geleneğidir." Sayfa 138.

     "Dini ilk defa dervişlerden ve mistiklerden öğrenen Türklerin, bir anlamda toplama, anonim din anlayışı, şimdilerde en iyi Müslümanlık, Türk İslam'ı, Anadolu Müslümanlığı olarak ortaya konulmaktadır. Bununla siyasal irade ile barışık, küresel amaçları karşılayan, ılımlı bir İslam anlayışı hedeflenmektedir. Bu yeni İslam anlayışı, aslında bir değişim ve dönüşüm sürecinde oluşmuştur. Değişimin yönünün vahye doğru olmadığı ise aşikardır." Sayfa 148

     "Türk İslam sentezi, Türk İslamı, Anadolu İslamı gibi deyimlerle ifade edilen ve genellikle aynı paradigma içinde tüketilen söylemlerle anlatılmak istenen, hep uçları açık, etnik ve seküler zemine dayalı bir din anlayışıdır." Sayfa 149.

     "Türk müslümanlığını ve Türkçe ibadeti gündeme getiren Cemal Kutay, sohbetlerinde de Mustafa Kemal'i Türklerin Peygamberi olarak göstermeye çalışmıştır." Sayfa 151.

     "Milli kıblemiz Sakarya, terennümlerine Aka Gündüz'ün 'Kabe Arabın olsun, bize Çankaya yeter' militarist nutukları eklenince, Türk Müslümanlığı talebinin İslam'la ilgi düzeyi daha bir açık görülmektedir." Sayfa 152.

     "Ulus Din'in karşısına oturttukları suçlu kimlik; adını da kendilerinin koyduğu siyasal İslam'dır. Batılı stratejistlerin sadece siyasallıkla yetinmeyip, militan İslam veya radikal İslam da dedikleri, aslında İslam'ın tümü, yani kendisidir." Sayfa 157.

     "Kur'an, İslamı, sosyal, siyasal, hukuki, iktisadi, kültürel olarak, yani hayatın her yönünü kuşatan bir yaşam tarzı olarak tanıtmaktadır. Nitekim Kur'an'a bu bütünlük içinde inanmak ve yaklaşmak ameli değil, itikadi bir zorunluluktur.

     Her bir Müslüman, İslam'ı yaşamak ve İslamileşmiş bir toplum oluşturmakla mükelleftir.
Sözün özü İslam, hayata müdahale hedeflidir. Çağı şekillendirme, yaşamı yeniden inşa etme amacı taşır." Sayfa 158.

     "Değişik zeminlerde sürdürülen dinler arası diyalog toplantılarında hakim söylemin Türk Müslümanlığı arayışınca belirlendiği de görülebilmektedir. Bu zeminlerde; ahireti ve vahyi inkar edenler, laikler, tarihselci ilahiyatçılar, modernist ve gelenekçi aydınların aynı söyleme kışkırtılmış gibi, İslam hakkında hüküm verme mercii olmaya kalkışmaları dikkat çekiyor." Sayfa 171.

     "Kur'an'da geçen 'A'rab' kelimesi, bir ırk olarak Arapları değil, tam anlamıyla bir sosyo-ekonomik durumu ihtiva eden, medenilikten uzak, bedevi yaşam tarzına sahip bedevileri işaret etmektedir." Sayfa 172.

     "Bugün halen yaşanmakta olan ve uluscu din özlemi ile ortaya konulan, şirk ile malul din anlayışı, 'hakiki dindarlık', 'ihlaslı olmak', hatta 'Ehli sünnet itikadı' diye pazarlanırken, buna mukabil vahye, sünnete çağrı, bidat ve hurafelerden sakındırma ise itikatsizlik, mezhepsizlik vs sövgücü bir ithamla tescillenmektedir.

     Oysa bugün dindarlık diye anlatılan birçok şeyin, İslam öncesi şirk inanç sistemlerinin motiflerini taşıdığı ortadadır." Sayfa 179.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı. Ensar Neşriyat, 2017      "Teknik ve kültürel imkanların alabildiğine gelişmiş olmasına rağmen, günümüz Müslümanının yaşayışı ile Asrı Saadet dönemi Müslümanlarının anlayış ve yaşayışları arasında büyük farklar görmekteyiz." Sayfa 10       "Âdetlerin, ibadetlere karışması ve ibadet gibi kabul edilmesi İslam kavramını ve imajını zedelemektedir. Görüntüsü ve yaşantısı zedelenmiş bir İslam ise kesinlikle yüce Allah'ın indirdiği İslam değildir." Sayfa 13       "İmanın dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibaret olduğu anlayışındaki günümüz insanı, dil ile Müslüman olduğunu söyleyip kalbinden de buna inandığı takdirde ibadet etmese bile Müslüman kabul edileceğini ve sonunda bununla da cennete gidebileceğine inanmaktadır. Bu düşüncedeki pek çok kişi, işlediğim günahların cezasını bir süre çektikten sonra nasıl olsa Allah beni cennete sokacak, o halde dünyanın zevklerinden ke...

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin Sesi-Murat Sülün

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin  Sesi-Murat Sülün. Ensar Neşriyat, 2013       "Kur'an-ı Kerim, İslamiyet'in temel metni olmakla birlikte  bilinen anlamda bir din ve dua kitabı değildir. Kur'an'ın asıl konusu insan olup, Allah, cennet-cehennem, melek gibi gaybi kavramların sahih anlamını ortaya koymakla yetinir. Doğru ile yanlışın, gerçek ve sahtenin kriteridir." Sayfa 11       "Hak Teala insanları, Kur'an ve kainat kitaplarına karşı takındıkları tutuma göre yüceltip alçalttığı için, bu iki kitaba karşı tutumumuzu gözden geçirmek durumundayız. Bunun için de kutsal kitabımızı iyi tanımalı, işlevinden bihaber olmamalıyız." Sayfa 11       "Arapça bilmeyen Müslümanlar, Kur'an'la anlamaya dayalı değil, saygıya dayalı bir ilişki kurmuş, onun içine fazla girememiş, İslam öğretilerini sıhhatleri kuşkulu bilgilerle dolu kaynaklardan öğrenmişlerdir." Sayfa 13      "Adalet, çalışma, dürüstlük, hesap verme fi...

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan. Beyan Yayınları, 2010      "Hristiyanlığı hurafelerden ayıklayarak o ilk asli haliyle yaşamak isteyen Hristiyanlar, onu yorumladılar ama bir müddet sonra baktılar ki o Hristiyanlık, kapitalist dünyanın modern dünyanın manevi sübabı olmuş. Bunun böyle olacağını ne tahmin ettiler ne de böyle bir amaçları vardı." Sayfa 21       "İnsan, ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdüremez. Sekülerizm ise insanın ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdürme girişimidir, iddiasıdır." Sayfa 30       "İslam'ı Modernitenin uygun bulduğu bir form içinde yaşamaya talibiz. Acaba bu ne kadar sağlıklıdır ve dinin bu şekilde yaşanması gerçekten sonuçta geriye İslam'dan ne bırakacaktır bize?" Sayfa 31       "Modernite ile birlikte insan her şeyin, iyinin, kötünün, güzelliğin, adaletin, doğrunun, sevginin ve sanatın anlamının kaynağına kendini yerleştirir. Düşünce biçiminde rasyonaliz...