Toplumsal Çözülme, Buhranlarımız Prens Sait Halim Paşa (1863-1921). Burhan Yayınları 1983
"Sözgelimi, adliye sistemimizi düzeltmek için Fransa'nın, yani bizim toplumumuza hiç benzemeyen, temel ve kökenleri, ruhsal yapısı, gelenek ve görenekleri, kültür düzeyi çok farklı ve bu nedenle de gereksinimleri pek çok ve çeşitli bir toplumun adliye sistemini kabul ettik.
Oysa hiç kimse, bu sistemin, Fransa'ya hiç benzemeyen bizim gibi bir ülke için uygun olup olmayacağını düşünmedi. Bu nedenle yaptığımız adli düzeltimin, yıllar süren uygulamalara karşı olumlu hiçbir sonuç sağlamaması şaşırtıcı sayılmamalıdır.
Eğitim sistemimizi düzeltmek için de aynı yolu izledik. Doğal olarak, elde edilen sonuçlar eskisinden daha zararlı oldu. Şimdi çok değerli bir zaman ve birkaç kuşak yitirdikten sonra, bunca özveriyle ortaya konan şeyi bozmak zorundayız.
Bu denli ters sonuçlardan sonra, deneyimlere ve sağduyuya aykırı bir yöntemin yine de itibardan düşmemiş görünmesi şaşırtıcıdır." Sayfa 18.
"Görülüyor ki bütün kötülüklerin asıl kaynağı birdir. O da yenileşme ve ilerlemenin, yabancı yasa ve kurumları kabul ve ithal etmeye bağlı olduğuna inanmaktır." Sayfa 20.
"Oysa Osmanlı halkının büyük bir bölümünün, bütünüyle İlkel bir toplumsal yapı ve durumda oldukları, halkın henüz cismani veya dini-ruhani önderlerin hüküm ve nüfuzuna körü körüne boyun eğdikleri, bu önderlerin de halkın ilgisizliğini kendilerine bir kazanç vesilesi yaparak bundan acımasızca yararlandıkları herkes tarafından bilinmektedir." Sayfa 21.
"Memurlar Osmanlı toplumunun en etkin ve aydın ögesini oluştururlar. Memurluk, taşıdığı çekicilik nedeniyle günümüzde bile her aydın Osmanlı'nın son amacı olmaktadır.
Oysa Osmanlı memurlarının, memurluğa özgü kayıtsızlık, tevekkül, teslimiyet ve sorumluluktan kaçış gibi her türlü özveri duygusundan, özel girişimden alıkoyan ruhsal durum nedeniyle Batıda soyluların ve burjuvazinin yerine getirdikleri görevi yapmaları mümkün değildir." Sayfa 23.
"İslam toplumunda kişisel ya da makama dayalı hiçbir ayrıcalık, zorbalık ya da despotizm nedeni olamaz. Bu toplumlar, adalet ve hakkaniyet ilkelerini uygulamakla yükümlüdürler. Batıda din ve mezhep adına uygulanan zulümler toplumları kana boyarken, bu ilkeler sayesinde İslam ülkelerindeki gayrimüslim topluluklar, rahat ve mutlu biçimde yaşayabilmişlerdir." Sayfa 24.
"Osmanlı siyasal birliği, Hristiyan Batı devletlerinde olduğu gibi ulusallık temellerine değil, İslam birlik ve kardeşliği temeli üzerine kurulmuştur. Yalnızca İslam'a özgü olan bu duygu nedeniyle dünyadaki bütün Müslümanlar kendilerini birbirlerinin kardeşi sayarlar.
Bazı düşünürler böyle bir siyasal birliğin gerçek ve uzun süreli olamayacağını öne sürüyorlar. Oysa Osmanlı tarihi, bunların iddialarını kesin bir biçimde yalanlar." Sayfa 27.
"Doğu dünyası Batı dünyasından öylesine farklıdır ki çok basit sözcükler bile çoğu zaman aynı anlamı dile getirmez, aynı kapsam genişliğini taşımaz. Sözgelimi, eşitlik deyimi bizde hiçbir saldırganlık duygusu, hiçbir çekememezlik ve kin duygusu uyandırmaz. Çünkü insanlar arasında kişisel yetenekleri nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlik, açıkça demokratik olan İslam toplumunda çok doğal bir durum sayılmıştır. Yine aynı nedenle özgürlük deyimi de bizde toplumsal bir zinciri kırmak, siyasal bir tutsaklıktan kurtulmak düşüncesini dile getirmez." Sayfa 37.
"Doğu ile Batı arasındaki en belirgin ayrım, Batının puta tapıcılıktan Hristiyanlığa geçmesine rağmen, derebeylik ve ruhbanlık sistemleri altında, yani kaçınılmaz olarak baskıcı, kin ve düşmanlık doğurucu soyluluk ve ayrıcalıklara dayalı bir yönetim altında yaşamış olmasıdır." Sayfa 37.
"Gerçi İslam öğretisine bağlananlar da zamanın ve yaşadıkları çevrenin etkilerinden kurtulamadıkları için, İslami hükümlere her zaman ve tam olarak uyamamışlardır. Ne ki Müslüman uluslar, tarihin hiçbir döneminde İslam'ın hüküm ve etkilerinden tümüyle uzaklaşmamışlardır. Bu da Müslüman ulusların, çağdaşları Hristiyan uluslardan mezhep özgürlüğü konusunda daha hoşgörülü, daha adil ve daha özgürlükçü olmalarına yetmiştir." Sayfa 38.
"Partiler kurarak siyasal özgürlüğümüzle birlikte Meşrutiyet yönetimini de güçlendirdiğimize, sağlamlaştırdığımıza inandık. Sonunda bu partiler, tıpkı uygar ve ileri ülkelerde olduğu gibi kavga ve savaşıma başlayınca, sayın vekillerimizin mecliste birbirlerine karşı gösterdikleri kin ve düşmanlık, Meşrutiyetin onur ve değerini yükseltiyor, meclisin çalışmalarını daha verimli kılıyormuş gibi aptalca sevindik. Ne ki artık elimizde olmadan şu sorular geliyor aklımıza: Meşrutiyetin benimsendiği her yerde, siyasal etkinlikler hep böyle itici, parçalayıcı bir nitelik taşımaya mahkum mudur?" Sayfa 41.
"Yurda hizmet edebilmek için aydın ve yurtseverlerden oluşan bir meclisin, birbirine düşman partilere bölünmesi zorunlu mudur?
Yurtsever amaçlara hizmet düşüncesiyle bir kesimin uyguladığı yöntemlerin diğer kesimin önerilerine ters düşmesi, sağduyulu ve iyi niyetli insanlar arasında mutlaka nifak ve düşmanlık nedeni mi olmalıdır?" Sayfa 42.
"Millet Meclisi'nde geçen tartışmaların şiddeti, milletvekillerinin birbirlerine karşı düşmanlığı, Osmanlı halkında tam bir uyum olmadığının yeter kanıtıdır." Sayfa 44.
"İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini uzlaştırma çabamız nedeniyle ahlak anlayışımız şaşılacak bir sarsıntı geçirdi." Sayfa 46.
"Bir ulusun gelenek ve göreneklerini bir günde değiştirmek mümkün değildir. Böyle bir girişim, gelenek ve göreneklerin gelişmesine, alışkanlıkların oluşmasına egemen olan temel yasaların bilinmediğinin kanıtıdır.
Geleneklerin gerçek ve olumlu anlamda yenilenebilmesi için, önce düşüncelerin yenilenmesi gerekir. Gelenekler, ancak düşüncedeki yenilenmeden sonra değişebilir." Sayfa 47.
"Hiçbir Batı ülkesi, kendi ruh durumunu diğerine göre oluşturmaya çalışmamış, kendi manevi kişiliğinden vazgeçerek komşusunun duygularını, düşünce ve davranış biçimini tam bir teslimiyet içinde taklide kalkışmamıştır." Sayfa 49.
"Toplumsal kurumlar, ihracat konusu edilebilecek mallar değildir. Bunların ithali ise utanılacak bir davranıştır." Sayfa 50.
"Yurdumuzun yükselme ve ilerlemesini sağlayabilmek için Batı uygarlığından yardım istemek zorunda kalışımız, bizde yeni bir aydınlar sınıfı yetiştirdi. Bunlar, Batı uygarlığının etkisi altında kişiliğini yitirerek, aşırı bir Batı hayranlığına tutulmuştur. Bunların en ayırt edici, en belirgin nitelikleri, kendi çevrelerini kötümser ve yıkıcı bir biçimde eleştirmeleridir." Sayfa 53.
"Çok ender istisnalar dışında, çağdaş Osmanlı edebiyatı içtenlik ve ciddiyetten uzaktır. Osmanlı edebiyatının bu durumu, ruhumuzun değil, düşüncemizin sonucudur. Yani kaçak olarak yurda sokulan düşünce ve duygulardan bileşen yapay bir üründür." Sayfa 59.
"Yeni ve bilinmeyen şeyler en gelişmiş uluslarda bile güvensizlik, hatta kaygı ve korku uyandırır.
Biz ise yeni ve bilinmez olana gösterdiğimiz bu şaşırtıcı tutkunluğu, sonsuz bir ilerleme aşkı gibi algılıyor, hatta bununla övünüyoruz." Sayfa 62.
"Biri çıkıp da Almanlara, kurtuluşlarının ancak Alman kültür ve uygarlığının terkiyle mümkün olabileceğini söylemiş olsaydı, acaba nasıl bir yanıt alırdı?" Sayfa 63.
"Batı uygarlığından yararlanma girişimlerimizdeki hezimet göstermiştir ki Batı uygarlığından gerçek bir yararlanma, bu uygarlığı aynen taklit etmekle mümkün değildir." Sayfa 64.
"Başka bir ulusun egemenliği altına giren bir toplum, toprağını değil, yasa ve geleneklerini yitirdiği için tutsaktır." Sayfa 65.
"Bugüne kadar çok haksız olarak aşağıladığımız uygarlığımıza, sevgi gösterip hizmet etmemiz gerektiğini, sonunda kesin biçimde anlayacağız." Sayfa 65.
"Artık Türkçe yerine Fransızca konuşmak, dinsiz ve sefih geçinmek, servetini kumarda ya da bir Fransız metresi tutarak tüketmek, insani tavır ve davranışların en yükseği, uygar insanlarla uygar olmayanları birbirinden ayıran belirleyici neden sayılıyor.
Toplumda dine, gelenek ve göreneklere; ülkenin çöküşüne neden olan, modernleşmesini engelleyegelen, zararlı köhnelikler gözüyle bakılıyordu.
Eğitim için ya da dış temsilciliklere görevli olarak Batı ülkelerine gidip, yabancı ahlak ve alışkanlıklar kazanarak dönen birçok genç ortaya çıktı. Ayrıca değişik uluslardan her biri, kendilerine ülke içinde bağlılar, mandacılar, propagandacılar, yandaşlar kazandırabilecek mali ve eğitim kurumları kurdular." Sayfa 71.
"Artık toplum ikiye bölünmüştü. Bir yanda her yeniliği benimseyen, her şeye izin veren yüksek ve aydın sınıf, değişik ulusları aşırı ölçülerde temsil ve taklit ediyor, diğer yanda halk her türlü yeniliği, uzlaşmasız ve katı bir tutumla reddediyordu." Sayfa 72.
"Yeni ve bilimsel sayılan öğretim yönteminin ortaya çıkardığı anlayışla gençler, bilim ve teknik dışında kalan şeylere uymamaya alıştırıldı. Bu nedenle gençlerin görgü ve ahlakı kaçınılmaz olarak eksik kaldı.
Modern öğretim yönteminin yetiştirdiği birkaç öğrenci kuşağı, yüzyıllara dayanan, uğradığı en şiddetli yıkımlara karşın varlığını koruyan Osmanlı toplumunu bozdu." Sayfa 72, 73.
Esenlik ve kurtuluşu dini ve manevi görevlerimizde arayacak yerde, her şeyi maddeye bağlamaya başladığımızdan beri, yükümlü olduğumuzdan bile habersiz bulunduğumuz toplumsal görevlerimizi yerine getirme olanağı da kalmadı.
İşte Osmanlı toplumuna en son öldürücü darbeyi bu maddecilik düşüncesi vurmuştur. Gariptir ki 1300 yıldan beri İslam ülkelerinde maddecilik anlayışı ilk olarak bizde ortaya çıkmıştır." Sayfa 80.
"Duraklama ve geri kalışımızdan, ulema ve ileri gelenler sorumlu tutulması gerekirken, ahlaki ve manevi değerlerimiz, dolayısıyla da dinimizin hükümleri sorumlu tutulmuştur." Sayfa 81.
"Öğrendiğimiz bilimler, ancak ahlaki eksiklerimizden kurtulma derecemiz oranında yararlı olacaktır. Aksi durumda, kötü eğilimlerimizi kışkırtarak, suçlarımızı artırmaktan ve dolayısıyla zararımıza yol açmaktan başka bir şeye yaramayacaktır." Sayfa 88.
"Toplumsal çöküntümüzün en tehlikeli görünümlerinden birini de örtünmeden kurtulmak, sürekli biçimde erkeklerle bir arada bulunmak, özgür ve bağımsız olarak Batılı kadınlar gibi yaşamak isteyen günümüz kadınlarının iddiaları oluşturuyor." Sayfa 89.
"Kardeşlik ve dayanışmanın önderi olan Müslüman Doğu, bilgi ışıklarını barbarlık içinde yaşayan Hristiyan Batıya cömertçe saçmış ve Batı uygarlığının gelişme ve genişlemesine etkin biçimde yardım etmişti.
Batı uygarlığı, yüksek ahlaklı, insancıl duygu ve düşüncelerle donanmış insaflı ve cömert Doğu uluslarının etkisi altında gelişti. Ne ki Batı ulusları, en ilkel duygu ve düşüncelere bağımlılıkları nedeniyle maddeci bir karaktere, saldırgan ve baskıcı bir psikolojiye sahiptiler. Ayrıca mezhep savaşlarından kaynaklanan bir kin ve nefretle beslendiler.
Kader gereği, dünyayı aydınlatma görevi Batıya geçince, bu üstünlüklerinden yararlanarak, Roma İmparatorluğu'nun mirasını henüz paylaşan ve barbarların varisleri olan önderlerinin yıkıcı tutkuları ve ruhani liderlerinin dinsel nefretleri etkisiyle dünyayı karanlığa boğdular." Sayfa 106.
"Çünkü Doğu, Batıyı ancak Haçlılar ve savaşkan ruhbanlar nedeniyle, Batı ise Doğuyu, İslam dünyasını, yağmaya gönderdiği öncüler yoluyla tanımıştı." Sayfa 107.
"Materyalizmin doğal sonucu olan Sömürgecilik düşüncesinin gelişmesi ve yaygınlık kazanması, şiddeti azalan dinsel düşmanlığın yerini aldı.
Artık din uğruna can veren azizlerin yerini uzak ülkeler kaşifleri, despot, kan dökücü ve talancı şövalyelerin yerini sömürge askerleri aldı. Bu değişimler, eski düşmanlığın yalnızca yeni bir biçim kazandığını gösterdi.
Doğu dünyası artık haç adına değil, uygarlık ve insanlık adına saldırıya uğruyor. Müslümanlar artık dinlerinden dolayı aşağılanmıyor, buna karşılık Batının pazar gereksinimini karşılamak için zorunlu varlıklar olarak görülüyor." Sayfa 108.
"Muhammedi öğretinin, Batı uluslarından geri kalmamıza neden olduğu inancını doğuracak denli yanlış anlaşılmasının nedeni, İslam uluslarının diğer uluslara göre geri kalmış olmalarıdır.
Hristiyanlar, İslam ülkelerinde gördükleri şaşılacak geriliği İslama bağlamakta mazurdurlar. Çünkü gelişim süreçleri içinde önlerine çıkan tek engel, kendi dinleri ve bu dinin sonucu olan ruhbanlar sınıfının saltanatıdır.
Böyle bir sonuca varmak, bir Hristiyan için ne denli doğal olsa da onu haklı kılamaz, kurtaramaz." Sayfa 113.
"Batılılara karşı zorunlu olarak beslediğimiz güvensizlik ve nefret, hiçbir zaman bilgisizlik ve hurafelerimizden değil, aleyhimize beslenen niyet ve duygulara, bizlere reva görülen uygulamalara bakarak, pek de insafsız olmayan yargılamalarımızın sonucudur.
Batılı komşularımızın tasarımladıkları ve sergiledikleri bilgisizcesine bağnazlık, bizde gerçekten varsa bundan onların değil, bizim yakınmamız gerekir. Çünkü bu bilgisizliğimizden onlar yararlanıyorlar, bizse zarar görüyoruz." Sayfa 115.
"Sonunda Doğuluların sözde bağnazlık derecesini, Batılıların bencil amaçlarına gösterilen direncin derecesiyle ölçtüklerini de anladık." Sayfa 116.
"Ne Hristiyanlık Batılıları, ne de Budizm Japonları uygarlaşmaktan alıkoymuştur. Tanık olduğumuz bu gerçek, hiçbir dinin, gerekli koşul ve nitelikleri taşıyan hiçbir ulusu gelişme ve ilerlemeden alıkoymayacağı düşüncesine açıklık ve kesinlikle kazandırmıştır.
Mutluluğun kendisi olan İslam'ın ise insanları mutluluktan alıkoymayacağı öncelikle kabul edilmelidir." Sayfa 126.
"Görülüyor ki İslam dünyasının her yanında halk ile aydınlar arasında aşılmaz bir uçurum vardır.
Halktan beklediği onay ve bağlılığı göremeyen aydınlar ise yurttaşlarına karşı açığa vurmaktan çekinmedikleri küçümseyici bir tavırla avunmaya çalışıyorlar. Ülkelerini çepeçevre kuşatan cehaletten kurtarmaktaki beceriksizliğinden utanması gerekirken, kendisini izlemekten kaçınan toplumdaki katılık ve direnmeden yakınıp duruyorlar." Sayfa 132.
"İslam toplumu hem demokratik, hem de aristokratiktir. Tabakalar arasında egemen olan dayanışma, adalet ve insanlık duygu ve düşünceleri nedeniyle demokratik; yasalara, geleneklere ve emir sahiplerine uydukları, bireysel üstünlüğe, erdem ve bilgiye saygı gösterdikleri için de aristokratiktir." Sayfa 136.
"Artık Müslümanların ahlak ve toplumsal düzenleri, İslami olmaktan çok İrani, Hindi, Türki ya da Arabi oldu. İslami tanrısal birlik ilkesinin tertemiz alnına, şirke bulanmış bir damga vuruldu.
Bilimsel ya da ahlaki herhangi bir ilke, ulusallaşmak için kendi kişiliğini, yansız ve evrensel niteliğini yitirmeye mahkumdur. İslam ahlakı da bu sonuca uğradı. Zaman geçtikçe daha İslamlaşacakları yerde, sürekli uzaklaştılar." Sayfa 168.
"Daha önce bu ülke istemeyerek, bilmeyerek, hatta gücü yettiğince İslamlaşmaya çalışarak İslam'dan uzaklaşıyordu. Bugün ise bilerek, büyük bir istekle, her yola başvurarak İslam'dan uzaklaşıyor.
Önceleri bizler çöküşümüzü, İslam ilkelerini daha iyi anlayamadığımıza, daha iyi uygulayamadığımıza, yani ulusal yeteneklerimize bağlıyorduk. Bugün işe çöküşü, kendi kusurlarımıza, savsaklamalarımıza değil de dinimizin ilke ve temellerinin eksikliğine bağlıyoruz.
Açıklamaya çalıştığımız bu İslami amaçlara, ulusçuluk akımının düşünceleri büyülediği günümüzde elbette karşı çıkanlar olacaktır. Zaten hayli zamandan beri, Müslümanların birçoğu İslami ulusçuluğun en büyük düşmanı, ulusçuluğu da insan mutluluğunun en büyük nedeni sayarak dinlerine saldırıyorlar." Sayfa 173.
"Bütün bilimsel gerçekler gibi, İslami gerçeklerin de yurdu yoktur. Nasıl bir İngiliz matematiği, bir Alman gökbilimi, bir Fransız kimyası olamazsa Türk, Arap, İran ya da Hint Müslümanlığı da olamaz." Sayfa 176.