İslam'ın Pavlusları-Sadettin Merdin.Süleymaniye Vakfı Yayınları 2012.
"Yeryüzündeki Müslümanlar diğer insanlar içinde nasıl azınlık konumunda iseler, imanlarına şirk karıştırmamış muvahhid Müslümanlar da şirke batmışların içinde azınlıktırlar." Sayfa 10.
"Rabıta yapmanın şirkin en katmerlisi, hatme yapmanın şeyhe ibadet etmek olduğunu söyleyemeyen bir Diyanet teşkilatı, hangi hurafe ile mücadele edecek?" Sayfa 10.
"Ameli tasavvuftan ziyade, felsefi tasavvuf gerçekten insanı şirk ve küfre götürüyor. Bizim zikir yapan, tesbih çeken, dünyaya değer vermeyen, zahidane bir hayat yaşayan kimselere itirazımız yok. Bizim itirazımız, şeyhlerin her şey olması, rabıta, hatme gibi ibadetler, Vahdeti Vücud, Nuru Muhammedi, insanı kamil, ledünni ilim gibi tamamen yabancı kültürlerden bize intikal etmiş felsefi tasavvuftur." Sayfa 11.
"Müşrikler de Allah'a iman ederler, ibadetlerini fazlasıyla yaparlar. Ancak Allah'a ait sıfatları din büyüklerine, şeyhlere vermeye başlarlar. Kur'an'a inanır fakat onu anlamak istemezler. İşine gelmeyeni ya tevil eder ya da görmezden gelirler. Bu kadar büyük zatlar, evliyalar yanılmış olamaz derler. Kur'an'a uymaz, cemaate uyarlar. Ona çok büyük kimseler olarak lanse edilenleri hatasız, ideal insanlar, yanılmaz otoriteler olarak görürler. Hristiyanların rahiplerini, Yahudilerin bilginlerini ilahlaştırdıkları gibi bizimkiler de mezhep imamlarını, tarikat şeyhlerini mutlak otorite olarak görürler. Uydum çoğunluğa deyip sürü psikolojisi ile hareket etmeye başlarlar. Akıllarını kiraya vermişlerdir. Biz bilemeyiz, büyüklerimiz bilir derler. Bir de Kur'an'dan yüz çevirmişse büsbütün haktan uzaklaşırlar. İnsi ve cinni şeytanların oyuncağı olurlar." Sayfa 13.
" 'Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir?' (Ali İmran 135) ayetine rağmen bu zavallılar, 'Allah bizim yüzümüze bakmaz. Onun sevdiği kulları araya koyarsak, onlar hatırına affolunuruz' diye düşünürler. Öncelikle bu aracıları razı etmek gerektiğine inandıklarından, onların manevi huzurlarında saygıyla eğilirler, böylece onlara ibadet etmiş olurlar. Yine günümüzdeki müşrikler, 'Allah'ın zatını düşünmek yasaktır ama bize Allah'ı devamlı hatırlatacak somut bir nesne lazımdır' derler. Allah'ın tam olarak tecelli ettiğine inandıkları insan-ı kamil denen şeyhlerini daima göz önünde bulundurup onlara rabıta yaparlar. Ölen kimselerin, bilhassa salih kimselerin ruhlarının birçok şeye kadir olduğuna, tasarrufta bulunduğuna inanırlar." Sayfa 14.
"Yine müşrikler cinlerden, şeytanlardan, ruhlardan korkarlar. Allah'tan korkar gibi onların kendilerine zarar verebileceğine inanırlar. Evliya çarpsın diye yemin ederler ya da adamı evliya çarpar derler. Mekkeli müşrikler de Peygamberimize; 'ilahlarımızdan biri seni fena çarpmış.' (Hud 54) demişlerdi." Sayfa 15.
"Aziz Pavlus şimdiki Hristiyanlığın mimarıdır. O olmadan katolik kilisesinden bahsedilemez. O Hristiyanlığın isim babasıdır. Ondan önce İsa'ya iman edenler Nasrani, İsevi, Havari gibi isimlerle anılırken, ondan sonra Hristiyan ismiyle anılacaktır. Gerçekte Mesih 'Hristos', Hristiyan da Mesihçi anlamına gelir." Sayfa 23.
"Pavlus, Yahudi asıllı bir aileden gelir. Yahudilerin en yüksek mahkemesinden aldığı icazetle Kudüs civarındaki İsa yanlılarını takiple görevlidir. Ev ev dolaşarak, kadın erkek demeden İsa'nın bağlılarını topladığı, tehdit ve ölüm soluduğu İncillerde anlatılır.
İddiasına göre, Şam yolculuğundayken gökten kuvvetli bir ışık gelir. Bir sesin, onu Elçi, Resul ve Havari yaptığını söylediğini iddia eder. Bu olay İsa'nın vefatından 3 sene sonra olmuştur." Sayfa 23.
"Pavlus, İsa'nın gerçek talebelerinin muhalefetine rağmen (gökten gelen sesle görevlendirildiği iddiasıyla) çıktığı bu yolda kazanan olacaktır. Bugünkü Hristiyanlığı o kuracaktır.
Tıpkı bunun gibi, İslam dışı kaynaklardan beslenen tasavvuf dini Tevhid dinini yenecek, bu tasavvuf dini baskın olacak, muvahidler, hakiki Hristiyanlar gibi azınlık haline geleceklerdir. Hatta bu yabaniler, kendilerini Ehli Sünnet ilan edip, muvahhid Müslümanları İslam harici göstereceklerdir." Sayfa 24.
"Hristiyanlar da Aziz (Saint) olmak kurallara bağlanmıştır. Kilise tarafından Aziz olarak ilan edilecek kişi en az iki mucize gösterdiyse ve kardinaller onaylarsa azizliği kabul edilir. Mucize dedikleri ise mesela Papa bir hastaya dokunmuş, o da sonradan iyileştiyse bu onun mucizesi olmaktadır. Adam binlerce kişiye dokunmuş, bunlardan iki tanesi eskaza iyileştiyse bu onun Aziz olması için yeterlidir. 35.000 civarında Hristiyan Azizi vardır." Sayfa 39.
"Nereye gitsin zavallı Müslüman? Hile-i şeriyyelerin cirit attığı, şekilci, hayat realitesinden uzaklaşmış fıkıh ilmine mi? Herkesin birbirini tekfir ettiği onlarca mezhebin Kelam ilmine mi? Üstelik Kelam ile uğraşan zındık olur denilmiş.
Çivisi çıkmış bir dünya. Baştan sona bozulmuş bir siyaset. İnsanlar artık bundan sonra dünyadan uzaklaşıp, belki öbür dünyamızı kurtarırız umuduyla tekkelere koşacaktır. Şeyhler de binbir toplumsal, ekonomik, siyasi dert ile boğuşan insanların aradığı ruh hekimliği vazifesine soyunacaklardır. Medresenin soğuk ve resmi kuralları da insanların tekkelerde toplanmasını kolaylaştıracaktır. Medrese müziği yasaklarken, tekke dans ve müziği serbest bırakıyordu. Medrese bir tek Fırka-ı Naciye'yi cennete gönderirken, tekke 72 millete bir gözle bakmaktan bahsediyordu. Felsefi görüşlerini sufilik perdesi altında sürdürmek isteyen düşünürler de tekkelere sığınmışlardı " Sayfa 42, 43.
"Tasavvufun ilk dönemi zühd devridir. Hicri ilk iki asırlık dönem. Bu devirdeki sufilere abid, zahid gibi isimler verilmekteydi. Hasan Basri, Veysel Karani, Rabia gibi zahidlerin temsil ettiği bu akımın en belirgin özelliği, marifetten çok amele, ilhamdan çok ibadete, keşiften çok ahlaka, kerametten çok istikamete önem vermeleridir. Bu döneme diyeceğimiz bir şey olamaz." Sayfa 44.
"Hicri 4.asırda, değişik yer ve medeniyetlerden tasavvufa birçok yabancı kültür girmiştir. Feyiz ve Vahdeti Vücud anlayışı Eflatunculuktan, İttihat ve Hulül Hristiyanlıktan, sarhoşluk edebiyatı ve müziğin Budizm'den geldiği bir gerçektir." Sayfa 44.
"3. dönem Vahdeti Vücud felsefesinin tasavvufa bütünüyle hakim olduğu ve tarikatların kurulduğu felsefi tasavvuf dönemidir. Artık mutasavvıflar, çeşitli riyazat temrinleri ile nefsi yok ederek gaybın sırlarına vakıf olmaya, kainat üzerinde bir takım esrarengiz kuvvetlerle tasarrufta bulunmaya çalıştmaktadırlar. Bu dönem, akıl ve şeriatın tamamen devre dışı kaldığı, ilham ve keşfin ön planda olduğu dönemdir. Bu dönem artık tasavvuf felsefesinin dinin karşısına dikildiği, onun yerini almaya başladığı dönemdir." Sayfa 44, 45.
"Felsefi tasavvufun temellerini atanlar İran menşelidir. Takiyeyi çok iyi bilen bu kadim İran milliyetçileri, her türlü fırsatı değerlendirmiş, tam anlamıyla İslam'ı yıkma mücadelesine girişmişlerdir. Hz Ali ve Ehlibeyt muhabbetini paravan olarak kullanmışlardır. İslam devletini kılıç zoruyla ortadan kaldıramayacaklarını bilen bu kimseler, Kur'an'ın batıni anlamı deyip, Kur'an'ı canlarının çektiği gibi tevil etmişler ve böylece İslam'ı yıkmak için şeklen Müslüman görünüp, kaleyi içten fethetmeye girişmişlerdir." Sayfa 48.
"Hallacı Mansur, (haşa)enel hak-ben Allah'ım diyen meczuptur. Bu sapık, Süryani Hristiyanlarından aldığı Allah'ın insana hulûl ettiği inancını İslama sokmuştur.
Hallac (haşa), 'Enel hak' derken Pavlus'un 'İsa bende yaşıyor' sözünün bir benzerini söylemiştir. Hallac, Haç dini üzere öleceğini söylemiş ve öyle de ölmüştür.
Nasıl Pavlus İslamın pak dinini içten yakıp putperestliğe çevirdiyse, bizim el üstünde tutup büyük evliya diye kutsadığımız bu azizler de yüzyıllar içinde İslam'ı tam olarak katledecekler, Mekke'li müşriklerin dininden de geriye götüreceklerdir.
Hallac tüm alimlere göre Müslüman kabul edilmeyen, gulat-ı Şia'dan Karmatilerin aktif bir misyoneridir. Bu Karmatiler, Kabeyi basıp binlerce hacıyı katledip zemzem kuyusunu tahrip edenlerdir. Hacer-i Esvedi yerinden söküp 22 yıl ellerinde rehin tutanlardır." Sayfa 51.
"Bu Hallac, İblisi öve öve bitiremez. Zira şeytan Allah'a ben senden başkasına secde etmem dediği için Adem'e secde etmemiştir. Hallac'ı en başta şeyhi reddetmiştir. Gazali'ye kadar hiç kimse onu Müslüman saymamıştır. Gazali, bilindiği gibi ömrünün sonunda tasavvufa girmiştir. O, Hallac'ın apaçık küfür olan sözlerini, aşk halinde sarhoşken söylemiş olduğu şatahat olarak tevil ederek onu aklamaya çalışmıştır. Halbuki bunlar bir anlık maksadını aşan sözler değildir. Bunlar Hallac'ın 30 yıl savunduğu, fikirleri uğruna darağacına yürüdüğü hayatının felsefesidir.
Gazali kendi meşrebindeki bu sufiyi İslam'a tekrar dahil etmeye çalışmıştır. Bir insanın 30 sene sarhoşluk halinde yaşaması diye bir şey olabilir mi? İslam'da her türlü sarhoşluk haram değil midir? Sahabe ve tabiinde her türlü adam olmasına rağmen, Allah aşkından sarhoş olmuş, ne dediğini bilmeyen tek bir tane meczup çıkmış mıdır?" Sayfa 52.
"Maruf Kerhi, bir Hristiyan ailenin çocuğudur. Rahip eğitiminden geçmiştir. Hristiyanların zühd anlayışını, ruhbanlık telakkilerini, rahiplerin hayat tarzını, sufilik kisvesi altında İslam'a monte etmeye çalışmıştır.
Maruf Kerhi'nin manevi tasarrufunun ölümünden sonra da devam ettiğine dair bir inanç şöhret bulmuştur. Böylece ölülerin manevi tasarrufu olduğuna dair ilk safsata bu adamla başlamıştır. Mezarı çok kısa süre içinde ziyaretgah haline gelmiştir. 'Maruf'un kabri, tecrübe edilmiş bir ilaçtır' sözü bu tasavvuf dininde çok yaygındır. Böylece evliya mezarlığını ziyaret, oralardan medet ummak sapıklığı Müslümanlar arasında yaygınlaşmıştır.
Müridi Seri es-Sekatiye şöyle nasihat etmiştir: 'Allah'tan bir şey dilersen Maruf'un hürmetine diyerek iste'. Böylece tasavvuf tarihinde ilk defa Allah ile kul arasında aracı sokma başlamıştır. Bu aynı zamanda şirk tarihinin de önemli bir aşamasıdır. Çünkü bundan sonra şeyhlerinden yardım isteme geleneği ve tevessül bidatı her yeri kaplayacaktır.
Eski bir rahip olan Maruf el Kerhi, İslam'ı Hristiyanlaştırmada oldukça başarılı olacaktır. Yine İslam'da hiç bilinmeyen Allah aşkından/ilahi aşktan ilk bahseden kişidir. Bu Pavlus'un Musa'nın şeriatına karşı getirdiği sevgi dininin, İslami renge boyanmış halidir. En garibi de İslam'a bu kadar gayri İslami unsuru sokan bu eski rahip, bütün tarikat silsileleri içinde değişmeyen köşe taşıdır. Yani Peygambere ulaştırdıkları bu uydurma silsilelerin hepsi Maruf el Kerhi'ye çıkar." Sayfa 53.
"Beyazıt Bestami, tarikatçıların, Sultan-ül Arifin dedikleri kimsedir. Bu da Hallac gibi bir Zerdüştün torunudur. Tasavvufta mistik İranlı Zerdüştlerin etkisinin bir diğer kanıtıdır. Beyazı Bistami'nin şeyhi Ebu Ali es-Sindi, İmam Rabbani'nin, Mevlana Halid Bağdadi'nin hocaları gibi Hindistan'lıdır. Bu da tasavvuf dinindeki Hint etkisinin bir diğer kanıtıdır. Ebu Ali es-Sindi nasıl bir şeyh ise Beyazıd Bestami'ye tasavvuf öğretiyor, Bestami de ona namaz kılacak kadar şeriatı öğretiyor. Yani şeyhi daha namaz kılmayı bile bilmiyor. Bu Hintli hocası sözde ona tevhid ve fena ilmini öğretmiştir. Bu fena ilmi dedikleri, Allah ve kainatın bir ve aynı şey olduğu sapıklığıdır.
Bistami güya rüyasında Allah'ı görmüş, 'Seni nasıl bulayım' diye sormuş. O da 'nefsini bırak da gel' demiş. O da yemeden içmeden kesilmiş, kadından uzaklaşmış, senelerce çöllerde dolaşmış sonra da anlaşılan amiyane bir tabirle kafayı yemiş. 'Kendimi tesbih ederim, şanım çok yücedir' diyerek, Allah'ın kendisine hulül ettiğini, Allah'ın insanın dışında olmadığını ifade etmiştir. Yine 'cübbemin içindeki Allah'tır' sözünü bu maksatla söylemiştir. Bu sapık burada da durmaz, melekut alemine dalar: 'Arşa uzandım, bir de ne göreyim. Allah'ın oturduğu taht boştu. Arşa oturdum. Rabb'im seni nerede bulayım dedim. Perdeler kaldırıldı da gördüm ki ben benim aradığım şeye geri döndüm ve o ben idim. Benden başkası değildi.' der. Sayfa 56.
"Beyazıt Bestami, tasavvuf perdesi altında Zerdüştlüğü ve kadim Hint kültürlerinden oluşan zındıklığı İslama sokmuştur. Epey başarılı olmasaydı, bugünkü zavallı Müslümanlar bu kişiyi bu kadar büyük veli kabul etmezler, ona ariflerin sultanı demezlerdi. Onun zırvalarını tevil etmek için sufiler kırk dereden su getirmeye çalışırlar. Lakin zırva tevil götürmez. O, İslam'ın erken dönem Pavlus'larından biridir." Sayfa 57.
"Mevlana; 'Biz Kur'an'ın özünü aldık, postunu köpeklere attık' der. Ebussud Efendi de 'bu sözü söyleyen kafirdir, katli vaciptir' diye fetva verir." Sayfa 58.
"Mutasavvıflar. yetersiz gördükleri dini/şeriatı, tarikat ve hakikat ilavesi ile tamamlarlar. Dini, şeriat-hakikat ikilemine ayırdıkları gibi, Kur'an'ın da zahir ve batın anlamları olduğunu iddia ederler. Zahiri avamın anladığını, batınını ise masum imamlar ya da şeyhler anlar derler. Bu Kur'an'ın batıni anlamıdır deyip, canlarının çektiği gibi tevil etmişler ve Yahudilerin Tevrat'ı bozmaları gibi Kur'an'ın anlamını ters yüz etmişlerdir. Halbuki Allah; 'Bugün dininizi kemale erdirdim ve size olan nimetini tamamladım ve din olarak size İslam'ı seçtim' (Maide 3) buyurmaktadır." Sayfa 59.
"Tevhidi avam/halkın tevhidi ve havas/seçkinlerin tevhidi diye ikiye ayırırlar. La İlahe İllallah diyen peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusu olan Hz Muhammed'i ve tüm islam alimlerini avam olarak nitelemiş ve küçümsemişlerdir. Onlara göre; havasın tevhidi ise 'la mevcude İlla Hu' 'Allah'tan başka mevcut yoktur, bütün kainat Allah'tır' demektir." Sayfa 59.
"Hulül, Allah'ın ya da sıfatlarının birine intikal edip onunla birleşmesi, Allah'ın insan veya başka bir varlık suretinde ortaya çıkması demektir. Hinduizm ve Hristiyanlık menşeilidir. Mesela, Hristiyanlıkta Tanrı Nasıralı İsa olarak bedenlenmiştir. Ebu Hayyan el Endülisi, hululün aslında Müslüman olmayan ama Müslüman görünen bazı Hristiyanlarca vahdet-i vücut felsefesi adı altında tasavvufa sokulduğunu söyler. İbni Fariz, İbni Arabi, İbni Seb'in, Tilimsani gibi sufiler, Allah'ın zatıyla her şeye hulül ettiğini söylerler." Sayfa 61.
"Kabirlerdeki kimselerle rabıta yapmak apaçık şirktir. Bunun putperestlik olduğunu söylemek de her Müslümanın borcudur. Kendi mezarını mabetleştirenlere bile lanet eden Peygamberin ümmeti, bugün ne yazık ki kabirleri ibadethaneye çevirmiştir. Bu bidatı yine sufiler başlatmıştır. Tasavvuf büyüklerinden Serrac; 'Ben öldüğümde cenazelerinizi türbemin önünden geçirin. Türbemin önünden geçirilen her bir cenaze mutlaka affedilir' dediği Nafahatü'l Üns'te yazar." Sayfa 63.
"Sahabenin çoğu harp meydanlarında İslam'a hizmet yolunda ömürlerini feda ederken, günümüzün sufileri tekke köşelerinde, atalet içinde tesbih çevirmekte, Allah'da fani olup Allah'a vasıl olma hayalleri kurmaktalar.
Mahmut Esad Coşan; 'Evliyaullaha Kur'an okuyun, ruhaniyetlerine gönderip onlardan yardım isteyin. Şirk Olmaz mı? Olmaz, çünkü onlar öldükten sonra da tasarrufta bulunurlar' der." Sayfa 64.
"Molla Camii, Mevlana için şöyle diyebilmiştir; 'Gerçi o peygamber değildir ama kitabı vardır.' Bunun nedeni Şarani gibi birisinin açıkça söylediği gibi; 'Kamil velilerin sözleri hata kabul etmez. Onlarda yanılma olmaz' anlayışıdır. Muhyiddin İbni Arabi, Füsusul Hikem adlı kitabını rüyasında doğrudan Peygamberin elinden aldığını iddia eder. 'Size söylediklerimiz ondan bizedir. Bizim size verdiklerimiz bizden sizedir' der. Fütuhat-ı Mekkiye'yi ise doğrudan Allah'tan aldığını söyleyebilme cüretinde bulunur." Sayfa 65.
"Güya peygamberimiz bir savaştan dönerken 'küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz' demiş. Bunun üzerine sahabe 'büyük cihat nedir' diye sormuşlar. Peygamberimiz de 'nefisle mücadeledir' diye cevap vermiş. Bu ise apaçık bir uydurma rivayettir. Bu hadis ile onlarca cihad ayetini imha etmişlerdir. Herhalde Amerika ve onun maşaları, Kur'an'ın cihad emrini yok eden bu sapıklara ne kadar teşekkür etseler azdır." Sayfa 69.
"Nakşilikteki Rabıta şudur: Allah'ın zatını düşünmek yasaktır. Ancak Allah'ın tecelli ettiği en mükemmel suret olan insanı kamil-şeyh efendiyi devamlı hatırda tutarak, Allah ile bağ kurarak rabıta yapılır. İnsanı kamilin tasarruflarına Allah iştirak ettiğinden(!) şeyhin yüzünü hayal etmek, kainatın ruhu olan Allah ile temas halinde olmaktır derler. Nasıl şeytan Resulullah'ın suretine giremiyorsa şeyhin de suretine giremez derler. Bu nedenle hep şeyhin suretini hayalde tutarlar. Tuvaletteyken de secde halindeyken de rabıta yapılmalı derler." Sayfa 71.
"Şeyh ölse bile onunla rabıta yapılır derler. Mesela Cübbeli Ahmet, Mahmut hocanın şeyhi olan Haydar Efendi'nin mezarına 2 sene gidip gelerek manevi derslerini tamamladığını söyler." Sayfa 72.
"Rabıta Hint budistlerinden alınan yoga ve meditasyonun İslami renkler boyanıp Müslümanlara yutturulmasından ibarettir.
Hintli Abdullah Dehlevi'nin öğrencisi olan Halidi Bağdadi, rabıtanın yalnızca kendisine yapılabileceğini de ilan etmiştir. Rabıtayı kendi suretine yaptıran halifelerine el çektirmiş, onları çok çirkin tehditler savurarak azletmiştir. Bu şeyhimizin, seyri sülük sonunda nefsi firavunlaşmış olmalı ki Ortadoğu'da o zamana kadar hiç adet değilken, kendisine Mevlana denmesini emretmiştir. Mevlana bildiğiniz gibi Allah'ımız, mevlamız demektir. Şeyhimiz bu yola nefisleri terbiye etmek için girdi, bir eğitim aracı vesilesi olarak gördüğü yogaya, şeyhin yüzünü hep göz önünde bulundurmayı ifade eden rabıtaya başvurdu, sonuçta şeyhimiz kendisini terbiye edebildi mi?" Sayfa 73.
"Halidi Bağdadi'nin ne kadar ahlaklı ve dürüst olduğuna şu örnek yeter sanırım. Rabıtayı İslam'a dahil edebilmek için yazdığı risalede (Risalei İsbatı Rabıta) Zemahşeri'nin Keşşaf'ından rabıta lehine alıntı yaparken de onun rabıtayı desteklediğini aktarır ama aslında Zemahşeri'nin cümlesini makaslamıştır. Çünkü Zemahşeri'nin cümlesinin sonu; 'Bunlar Allah'a ve elçilerine atılmış birer iftiradır' diye biter." Sayfa 73.
"Özetle rabıta, İslami kelimelerle ifade edilmiş yoganın da kendisidir. Bu kafirler nasıl yoga ile Nirvana'ya ulaşıyorlarsa bizimkiler de rabıta ile fenafillaha ulaşmaktadır. Rabıta tam olarak müridi şeyhe taptırmaktır." Sayfa 75.
"Kemalistlerin insanlara zorla yaptırdıkları saygı duruşu, rabıtanın yanında devede tüy bile olamaz." Sayfa 76.
"Tarikatların kurumsallaştığı Hicri 7, 8. asırlara kadar kimsenin tarikatlardan, şeyhlerden, Peygambere uzanan sahte silsilelerden haberi yoktu. Yani sahabe, tabiin ve etbaut tabiin ve diğer selefi salihinin, tarikatın zerresinden haberleri yoktu." Sayfa 79.
"Günümüzde bazı insanlar evliya, ermiş, gavs, kutup insan-ı kamil, seyda ve benzeri isim ve sıfatlarla nitelenmektedir. Bazıları da bunları Allah'ı sever gibi sevmekteler. Bunların fayda ve zarar verebileceğine, bereket ve hayır getirebileceğine, insanları çarpacağına, bu kimselerin gayba muttali olduğuna, ölüm anında yardım edeceklerine, öbür tarafta da şefaat edeceklerine iman ederler. 'Allah'la birlikte, mevkiice daha aşağıda olan kimseleri ona eş, benzer tutuyorlar. Bu kimseleri Allah'ı sever gibi severler.' (Bakara 165)" Sayfa 84.
"Tasavvufa göre Allah, dünyadaki ve alemdeki düzeni kutup aracılığıyla devam ettirir. İbni Arabi, her bir bölgede olan kutba 7 abdal, her bir yönde olan 4 kutba evtad/direkler adını verir. Kutupların imamı olan kutbül aktab, evrenin manevi yönetiminden sorumludur.
İnsanlara Kutup gibi isimler verilmesi, onun kainatta tasarrufta bulunduğuna inanılması, baştan sona küfürdür. Kanuni dönemi şeyhülislamlarından Sadi Efendi, Kutup inancı hakkında; 'küfürdür, iman ve nikah yenilenmesi lazım olur' diye fetva vermiştir." Sayfa 109.
"Özetle Kutup inancı batınilikten, şiilikten tasavvufa geçmiştir. Oradan da İslam'a, daha doğrusu tasavvuf dinine geçmiştir. Tabii bu inanca sahip olan birinin bırakın veli olmasını, sade bir Müslüman olması bile mümkün değildir." Sayfa 110.
"Gavs, kendinden yardım istenen kişi demektir. Tarikatçılar darda kaldıklarında 'Yetiş Ya Gavs' diye gavsın ruhaniyetinden yardım isterler. Böylece Kur'an'ın ruhu ve özeti olan Fatiha'daki 'yalnızca senden yardım isteriz' ayetini fiilen ortadan kaldırırlar. Allah'tan başkasına kulluk ederler. Gavs inancına sahip olan birinin İslam dairesinde kalma imkanı yoktur.
"Dua ettiği zaman darda kalana icabet eden, içinde olduğu sıkıntıdan onu kurtaran Allah değil de kimdir?' (Neml 62)" Sayfa 111.
"İslam, insan ile uzak Tanrı arasındaki mesafeyi kaldırmak, ulaşılmaz, erişilmez tanrı tasavvurunu yok etmek için gönderilmiştir. Onun temel hedefi, insan ile Tanrı arasındaki boşluğu kapatmak için icat edilen aracılık fikrini kaldırmaktır. Tarikatlar ise bu aracılık fikrini tekrar geri getirerek, cahiliye şirkini aynen hortlatmışlardır." Sayfa 125.
"Bir şii olan Hakim et Tımizi, hatemül evliya nazariyesini ortaya atmıştır. Hz Peygamber nebilerin sonuncusu hatemül Enbiya olduğu gibi, kendisinin de en son, en büyük veli, hatemül evliya olduğunu iddia etmiştir." Sayfa 127.
"İbni Arabi, teşri ve nübüvvet biter ama velayet bitmez der. Veliliğin bazı yönlerden peygamberlikten üstün olduğunu söyler. Resul, Cebrail vasıtasıyla ilmini alırken, ben doğrudan Allah'tan ilim alırım der. Adem henüz su ve çamur iken kendisinin hatem-ül evliya olduğunu söyler. Fıkıh alimleri ve rey ashabını, velilerin firavunları ve Allah'ın salih kullarının deccalleri olarak niteler.
Nice İslam alimi de onu şeyhül Ekfer, en büyük, en kafir şeyh olarak görmüşlerdir. Onu şeyh, üstad olarak kabul edenler de onun din kardeşleri olmaz mı?" Sayfa 127.
"Tasavvuf, Müslüman hümanistler tarafından bir sevgi ve sonsuzluk alemi olarak algılanmıştır. Ölüm yoktur, ölüm şeb-i aruz/gerdek gecesidir. Tasavvufun bu bakış açısı insan için çok caziptir. Çünkü tasavvufta cennet cehennem, yargılama ve ceza da yoktur. Allah'ın cemalinden mahrum kalma korkusu vardır. Yar ile sarmaş dolaş olmak, onunla halvet olmak, onda eriyip kaybolmak, Fenafillah vardır." Sayfa 131.
"Etnik olarak Arap olmayan Türkler arasında bile pek çok kimse, Peygamber torunu olduğunu Seyyid, Şerif olduğunu iddia etmektedir." Sayfa 173.
"Öyle salavatlar icat edilmiş ki okunmaması okunmasından çok daha hayırlıdır. Örneğin Kurtubi'nin icat ettiği Salatı Tefriciye'deki Peygambere verilen sıfatlar, Allah'ın sıfatlarıdır.
'Düğümler onunla/Muhammed'le çözülür. Sıkıntılar onunla giderilir. İhtiyaçlar onunla elde edilir. İyiliklere onunla nail olunur..." Sayfa 214.
"Bir meali bulunan Ahmet Hulusi de Evrenesoğlu gibi Amerika'da yaşıyor. Bir müslümanı Tasavvuf ne kadar bozarmış, görmek isteyen ibret için ona bakmalı.
Ona göre Kur'an'ın iniş devrindeki insanların anlayışı çok ilkel olduğu için, Allah derdini tam anlatamamış, öncekiler de anlayamamış. Oysa kendisi bir kelimeye pek çok anlamlar vererek, Kuran'ı bir fermanname olmaktan kurtarmış ve bugüne kadar hiç kimse böyle bir çalışmanın benzerini yapamamıştır." Sayfa 227.
"Hızır menkıbesi, tasavvufçuların en çok istismar ettikleri bir konudur. Kur'an'da Hızır diye bir şey yoktur. Kur'an'da olan, Musa Peygamber ve salih kuldur.
Sufiler hala Hızırla görüşürler, ondan ders alırlar, zikir çeşitleri öğrenirler. Şeyhlerinin şeriata aykırı davranışlarını, Hızır'ın gemiyi batırması, masum çocuğu öldürmesi gibi bizim henüz hikmetini bilemeyeceğimiz bir sebepten dolayı yapmış olabileceklerine inanırlar." Sayfa 233.
"Bugün sadece sufiler değil, geniş halk kesimleri de Hızır'ın her yerde hazır ve nazır olduğuna inandırılmışlardır. Böyle bir inanç sahibi halis, muhlis, şeksiz, şüphesiz müşriktir. Her an her yerde hazır ve nazır olan Allah, her yerde bitiveren bir Hızır olmuş." Sayfa 234.
"İmam Rabbani, Hızır'a Şafii mezhebine göre namaz kıldırır. İstediği şekillere, cisimlerin suretine girebildiğini söyler. Ondan dua ister. O da 'estağfurullah, sizin gibi uluların bizim gibilerin duasına ihtiyacı yoktur' der." Sayfa 234.
"Tarikatçılar, katımızdan (min ledunna) bir ilim verdik ayetinde geçen ledün kelimesine sarılmışlardır. Ayetteki ledünna/yanımızdan kelimesinin anlamı çok açık olmasına rağmen, onu batın ilmi, gizli, Allah tarafından veriliveren bir ilim olarak çarpıtmışlardır.
Artık okumaya, tozlu kitapları karıştırmaya, kütüphanelerde sabahlamaya gerek kalmaz. Bu, peygamberlere verilmeyen ilim üç beş tesbihatı yapana veriliverir.
Sufilerin ilmi, keşif ve ilhama dayanan, kendilerinin marifet ve irfan ismini verdikleri, sezgiye dayanan bir ilimdir. Onlar bir ilmi ledün ile vasıtasız, doğrudan Allah'tan bilgi aldıklarını iddia ederler.
Bir uydurma hadis olan 'Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi istedim ve insanları yarattım' sözünü ispat edebilmek için İsmail Hakkı Bursevi müstakil bir kitap yazmış ve şöyle diyebilmiştir: 'Bu hadisin senedi yoksa da biz keşif ehline göre bu hadis sahihtir. Çünkü hadisçiler senetle naklederler, biz ise bizzat Nebi'nin ağzından alırız." Sayfa 236.
"İran milliyetçileri, devletlerini İslam'ın yıkmasından dolayı, sureten Müslüman görünerek İslam'ı içeriden yıkmaya çalışmaktaydılar. Bu sufilerin de batıniler ile pek çok organik bağı vardır." Sayfa 238.
"Kendilerine batıni ilim verildiğini iddia edenlere sormak lazım: Bugüne kadar insanların bilmediği hangi bilgiyi buldunuz, getirdiniz de insanlığın hizmetine sundunuz? Deli zırvasından, sarhoş hezeyanından başka ne getirdiler?
En büyük şeyhiniz İbni Arabi'nin bilim, fen ve sanat adına hangi keşfi icadı vardır? Şeyhiniz gökyüzüne çıkar, Kaf Dağı'nı görür, Kaf Dağı'nı da çepeçevre kuşatmış büyük bir ejderha görür. Dünyanın, evrenin merkezinde hareketsiz durduğunu, gezegenlerin onun etrafında döndüğünü söyler. Alın size şeyhül Ekber'in ledunni ilminden bir demet." Sayfa 238.
"En lüks araçlarla dolaşan, milyon dolarlık villalarda sefa süren kimseler nefislerini terbiye etmişler öyle mi? El öptürürken haşır huşur sakallarını ovan, etraflarına afra tafra yapan şeyhler nefis terbiyesi yapmışlar ha? İnsanlar ellerini eteklerini öpmek için yere sürünerek yanlarına girip çıkarken, 'yapmayın çocuklar, koca Peygamber sahabesini ayağa bile kaldırmazdı' demeyenler mürşidi kamil ha?" Sayfa 240.
"Ahmet Rufai hakkında anlatılan ateşe girmek, vahşi hayvanlara binmek, yılanlarla oynamak ve diğer hokkabazlıklar, eski Türk şamanları hakkında anlatılanlarla aynıdır. Günümüzde de vücutlarına şiş batıran ve diğer pek çok yamyamvari ayinler düzenleyen Rufailer bu adamın müritleridir.
Moğollar İslam dünyasını istila edip Müslüman olduktan sonra bile, yüzlerce yıl saraylarında şaman bulundurmaya devam etmişlerdir. Daha sonra bu şamanlar, sufi kisvesi altında icrai sanat eyleyeceklerdir." Sayfa 248.
"Türklerin dini, biraz Horasan erenlerinin, İran kültürünün kokusunu taşır. Türkler dinlerini, birinci elden Araplardan almamışlardır." Sayfa 249.
"Sonrakilere göre, zemzemle yıkanmış kadar temiz bilinen Cüneyd Bağdadi, Haris Muhasibi gibi sufiler, kendi zamanlarında çok ağır suçlamalara maruz kalmışlardır. Cüneyd Bağdadi ve 70 kadar sufi idam cezasına çarptırılmış, daha sonra affedilmişlerdir.
İslam fakihleri, müçtehit imamlar, hadisçiler sufilere katiyen yüz vermezlerdi. Mesela Ahmet Bin Hanbel, Haris el Muhasibi'nin cenaze namazını kılmamıştır.
Bu imamın takipçisi İbni Zur'a; 'Muhasibi'nin kitaplarından sakının, bunların içi bidat ve dalaletle doludur' der. 'İyi ama, bunların içinde ibret ve ders alınacak hususlar var' denilince şöyle cevap verir: 'Bir kimse Allah'ın kitabında ibret bulamazsa, bunlarda hiç bulamaz." Sayfa 250.
"Işıkçılar ya da Türkiye Gazetesi cemaati olarak adlandırılan grup, Nakşilerin bir koludur. Kimya mühendisi olan Hüseyin Hilmi Işık, Abdülhakim Arvasi'den ders almıştır. Bu zat, dünya ve ahiret saadetini temin için yazmış olduğu Saadeti Ebediye'sinde der ki; 'Kaplama dişleri olanların cünüplük halleri devam eder. O nedenle diş dolgusu yaptırmak caiz değildir. Sigara içmek mübah ve helaldir. Hatta şüpheli bile değildir, habis hiç değildir.'
Hatta laubalice sigarayı teşvik eder. 'İster zengin ol ister fukara, her yemek üstüne iç bir sigara' diye beyit düzer.
Kitabını okuyan rüyasında İmam Rabbani'yi, evliyayı, Rasulullah'ı görmeye başlar. Uyanıkken de ruhlarını insan şeklinde görmeye ve bunlarla konuşmaya başlar.
Bu zat buralarda da durmaz. Aliyulkari'ye, İbni teymiye'ye zındık diyebilecek kadar zavallıdır. Sivri dilinden Seyyid Kutub, Muhammed Hamidullah ve Mehmet Akif Ersoy da kurtulamaz." Sayfa 256, 257.
"Şia'ya göre İmamlar aynen peygamberler gibi masumdur. Hatta onlar, bizim peygamberlere verdiğimizi masumiyetin daha fazlasını imamlarına verirler. Onların sözleri hüccettir." Sayfa 259.
"Tasavvufa göre Allah evreni yaratmaya başladığında yarattığı ilk varlık nur-u Muhammed'dir. Diğer tüm varlıkların kendinden yaratıldığı ve onun için yaratıldığı da nuru Muhammed'dir." Sayfa 276.
"Hz Peygamberin uluhiyeti/ilahlığı konusunda ısrar eden, onun ezeli ve ebedi olduğu konusunu ilk ileri süren Hallacı Mansur'dur." Sayfa 277.
"Tasavvufa göre Allah alemi Muhammed için yaratmıştır. Muhammed'i de kendisi için. Muhammed olmasaydı varlık olmazdı derler. Bu teorilerine meşruiyet kazandırabilmek için; 'Sen olmasaydın Ey Muhammed kainatı yaratmazdım' diye meşhur yalanlarını uydurmuşlardır." Sayfa 278.
"Cebrail daha HzMuhammed'e Kur'an'ı öğretmeden önce onun Kur'an okuduğunu görünce hayret etmiş ve bunun nasıl olduğunu sormuştur. Hikaye bu ya. Peygamberimiz demiş ki sana vahiy geldiğinde perdeyi kaldırıver. Cebrail perdeyi kaldırmış. Bir de ne görsün, vahyi kendisine Muhammed gönderiyor. Bu palavrayı gözüyle görmüş gibi anlatan Cübbeli Ahmet'ten dinlemişsinizdir. Bu hikayeyi en büyük şeyh ibni Arabi nakletmiştir." Sayfa 278.
"Harf, sayı gibi soyut sembollerde bir takım sırlar ve manalar vehmetmek Cifr, Ebced ve Hurufilik felsefesinin ana karakteridir. Dinde açıklık vardır. Onun ana vasfı anlaşılır olmaktır. Bu felsefede ise esas olan gizem ve kapalılıktır." Sayfa 282.
"İbni Haldun, ilm-i esrar, huruf-i esrarın ilk defa haddi aşan sufilerle İslam dünyasında görüldüğünü söyler." Sayfa 283.
"İspanya'da yaşayan İbni Arabi'yi yine bütün şeytani işlerde baş aktivist olarak görmekteyiz. Yaşadığı muhitteki Yahudi mistikleri Kabalacılardan büyük ölçüde etkilendiği, araştırmacıların üzerinde ittifak ettiği hususlardandır.
İbni Arabi, harflerle varlıklar arasında sıkı bir ilişki olduğunu iddia etmiş, harflerin sırlarına vakıf olan birinin, gelecekte meydana gelecek olayları bilebileceğini savunmuş ve buna Futuhat'ında genişçe yer vermiştir.
Bu ekolü, şeyhlerin türbelerinden feyiz almak için şehir şehir dolaşan, tam bir mezarcı ve hurafeci olan Nablusi devam ettirecek, Said Nursi de onun kaldığı yerden devam edecektir.
İbn Abbas bu ilmi(!) bir tür sihir saymış ve bu hesabın şeriatta yeri yoktur demiştir. Kur'an'a göre gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Gaybın bilgisine ulaşmaya çalışanları Allah; 'şeytan, şeytanlığa soyunmuş kişiler' olarak nitelemiştir." (Mülk 5). Sayfa 283, 284.
"Said Nursi, rüyaların delil ve hüccet olmadığını belirtmesine karşın, Kur'an ilminin kendisine Hz Peygamber tarafından rüyada verildiğini söyler." Sayfa 285.
"Said Nursi, Risale-i Nurların Kur'an-ı Kerim'in bir aynası olduğunu ve kimsenin yazamayacağı harika bir kitap olduğunu söyler; 'Risale-i Nur, Kur'an'ın bir aynasıdır, bir mucizedir. Risale-i Nur'a karşı konulamaz ve onunla boy ölçüşülemez. Ölüm hakikatinin muammasını yalnızca Risale-i Nur çözmüştür. Kur'an-ı Kerim'in ruhu Risale-i Nur'un cesedine girmiştir. Risale-i Nur kerametiyle bela ve felaketleri önlüyor. Anadolu'ya gelecek bela ve felaketleri önlemektedir." Sayfa 286.
"Risaleler onun malı olmadığı için, o bile dersini kendinde yazdırılan kitaptan alır' der. Çünkü kitapları o yazmadı ki, ona yazdırıldı?" Sayfa 287.
Risale-i Nurlarda; 'Yazdırıldı, yazdırılmış, yazdırılmadı izin olmadığından, yazılmadı, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık, hakikatten haber aldım, irade ve ihtiyarım ile yazmadım, beyanı izin verilmedi, ihtar edildi, yazmaya izin verilmedi' türünden ifadeler vardır." Sayfa 287.
"Risale-i Nur'da 'Belki semavi olan Kur'an'ın arştaki yüksek yerinden alınmıştır. Risale-i Nur, kendisine hizmet edenleri, başta talebelerini mutlaka cennete götürecek. Sadakat ve kanaat ile Risale-i Nur dairesine girenlerin imanla kabre gireceklerine çok güçlü emareler vardır' ifadelerine rastlanır." Sayfa 289.
"Risale-i Nur'dan alınan bilgiler, onu yazarken akıtılan mürekkepler, şehitlerin kanından daha üstündür. Ona yapışmak suretiyle Peygamberin yolundan gidenler, şu fesat zamanında yüz şehit cevabından daha çok sevap kazanırlar. Onu okumak ya da yazmak alim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez." Nur Meyveleri 66. Sayfa 290.
"Said Nursi, Kur'an'ın 33 kadar ayetinde kendisine ve eserlerine işaret edildiğini söyler. Yazdığı kitapları okumanın, tıpkı Kur'an okumak gibi kişiyi usandırmadığını söyler." Sayfa 296.
"Said Nursi, Risalelerin günahlara kefaret olduğunu, kitaplarının isimlerini Hazreti Ali'nin verdiğini iddia eder." Sayfa 296.
"Hz Ali'nin Celcelutiye adlı kasidesinin, kendisini ve risalelerini asırlar öncesinden haber verdiğini ve alkışladığını söyler. Hatta bu kasidenin vahiy kaynaklı olduğunu, esrarlı olup geleceği haber verdiğini ve mahlukatın tüm ilimlerinin bu kasidede toplandığını söyler. Hatta bu risalede Hz Ali'nin, Risale-i Nur'u kendisine şefaatçi yaptığını da iddia eder. Gaybı kimse bilemez şeklindeki ayeti, gaybı bilirler ama bunu söylemelerine izin yoktur, şeklinde yorumlarlar. Gazali'nin, Geylani'nin, imamı Rabbani'nin kendisini asıllar öncesinden görüp alkışladığını söyler. Sayfa 296.
"Cebrail'in Sekine adında bir sahifeyi Hz Ali'nin kucağına düşürdüğünü söyleyebilmektedir. Farkına varmadan Hazreti Ali'yi nübüvvete ortak etmektedir. Bu ise gulat-ı şiayı tasdik etmek demektir. Bunlar tamamı ile Rafızilerin İslam dışı görüşleridir. Sayfa 297.
"Said Nursi, Cebrail'in Hz Ali'nin kucağına düşürdüğü sahifede müdriken kelimesini bulur. Mim i atar, kelimeyi ters yüz eder. Krd kelimelerini elde eder. Sonra Elif Lam takısı ilave eder. Oradan El Kürdi, yani Said Nursi'ye kendisine gaybi bir işaret bulur. Tekeden süt çıkarmak dedikleri şey böyle bir şey olsa gerek." Sayfa 297.
"Tamamiyle Şii menşeili Cevşen'in Peygamberden geldiği iddiasında bulunur. Ama tek bir hadis zikretmez. Onu şefaatçisi yapar." Sayfa 297.
"Kendisiyle Hz Ali arasında var olduğunu hayal ettiği bağı inkar edenleri, kendi hurafelerini kabul etmeyen medrese mezunu alimleri gizli vahhabi olmakla itham eder. Risalelerini Hazreti Ali'nin eseri olduğunu kabul etmeyen İstanbul hocalarını, Hz Ali düşmanı, müfrit vehhabi olmakla suçlar." Sayfa 298.
"İslam'ın kesinlikle onaylamadığı bir hurafe olan Ebced ve Cifr ilmine çok fazla müracaat eder. Birçok zorlama ile sayıları denk getirmeye çalışır. Bazen harfleri düşürür. Buna rağmen denk düşmezse küçük bir farkla, hemen hemen gibi ifadelerle zahiri kurtarmaya çalışır.
Rakamları denk getirebilmek için bazen hicri, bazen rumi, bazen de miladi tarihe zıplar. Teyemmüm ayetinde geçen Said/toprak ibaresini Said olarak görür. Halbuki kendi adı sin ile ayetteki ise sad iledir. Bir harflik farktan ne çıkar? O da aslında toprak kadar mütevazidir(!) Bu tevazu perdesi aralandığında büyük bir gurur, kibir ve enaniyet görülecektir" Sayfa 298.
"Said Nursi kendisinin özel üstadı olan İmam Rabbani, Abdulkadir Geylani, İmam Gazali, Hz Hüseyin ve Ali'den 30 seneden beri ders aldığını ve Cevşen vasıtasıyla onlarla manevi bağ kurarak bu seviyeye ulaştığını söyler." Sayfa 299.
"Kitaplarının tenkitli metin şeklinde baskıları yapılabilir, sadeleştirilebilirler ama bunu duyan Nurcular, hop oturup hop kalkar, kan beyinlerine sıçrar. Çünkü onlara göre Risaleler kutsal metinlerdir. Üstatları özel misyonla görevlendirilmiş, asrın müceddidi, harikulade bir şahsiyettir. Onun risalelerinin hatalı olabileceğini kabul etmeleri mümkün değildir." Sayfa 300.
"Said Nursi'nin tabileri, Nurcuların kıyamette İslam milletinden ayrı bir ümmet olarak, Said Nursi ile beraber diriltileceklerini Tılsımlar Mecmuasında dile getirebilmişlerdir." Sayfa 303.
"Bugün cahil insanlar Said Nursi'yi tek referans kaynağı olarak görmektedirler. Deccal, Mehdi, kıyamet alametleri gibi konularda o ne diyorsa doğrudur. Mademki asrın imamıdır. Bu ise onu rab edinmeyi beraberinde getirmiştir.
Artık risalelerin Kur'an'a ayna değil, gölge olduğu kabul edilmelidir. Bugün her namaz sonrası Risale'i okumayı cemaatlerine tavsiye eden Nurcular, Kur'an bilgileri son derece sınırlı, Kur'an cahili bir zümre oluşturmuşlardır. Maalesef kendilerine İslam ve Kur'an hizmetçisi diyenler, insanları Nurculuğa ve Said Nursi'yi yüceltmeye davet etmektedirler. Bugün bir Nurcunun Said Nursi'ye bağlılığı, mezhep imamlarına olan bağladığından daha fazladır. Hatta Nurcuları yeni bir itikadi fırka olarak görmek abartılı olmaz." Sayfa 303, 304.
"Muhyiddin İbni Arabi, geliştirdiği Vahdeti Vücut teorisi ile Tanrı insan kavramını ortaya çıkarmıştır. Artık hak-batıl, sevap-günah, dindar-dinsiz hatta din farkının tamamen ortadan kalktığı ve peygamberlik kurumuna insanlığın ihtiyacının kalmadığı bir durum ortaya çıkmıştır. Dinde bundan sonra görülecek olan laubalilikler bu felsefeden beslenecektir." Sayfa 309.
"İbni Arabi, İslam'ın tasavvuf dini olması için kendisinden önceki çalışmaları zirveye ulaştırmıştır. Gerçekten en büyük Pavlus'tur. İslam'dan alınmış birkaç kelime ve kavram, bu yeni dinde bir çeşni olarak bulunacaktır." Sayfa 310.
"İbni Arabi'ye göre cehennem fani olup, oradakiler uyuz köpeğin kaşınırken aldığı zevk gibi yanarken zevk alacaklardır. Zaten azap, lezzet kökünden gelir. Cehennemlikler uykuda olup, rüyalarında hoşlarına gidecek şeyler göreceklerdir, der.
Peygamberlere has olan ismet (günahsızlık) sıfatını velilere de verir. O Hızır'la defaatle görüşmüş, ondan hırka giymiştir. Bazı ruhlar bedenlere girer ve kendisiyle konuşur. Hatta Cebrail bile bir bedevi Arap olarak gelmiş, bu hazretle konuşmuştur.
Füsusul Hikem'i rüyasında doğrudan Peygamberden, Fütuhat-ı Mekkiyeyi ise doğrudan Allah'tan aldığını iddia eder. Böylece baştan aşağı küfür ve hezeyan dolu kitaplarına kutsallık vermeye çalışır." Sayfa 310.
"İbni Arabi'nin kafir ve sapık olduğuna dair 238 ayrı fetva verilmiştir. İslam uleması daha ne yapsın." Sayfa 313.
"Vahdeti vücutçulara göre Tevhid; kainatın ve Allah'ın aynı şey ve bir olduğuna inanmaktır. Bu Tevhid havassın/elitlerin tevhididir. Biz Müslümanlara göre ise Tevhid; Allah'ın zatında, isim ve sıfatlarında biricik, yegane olmasıdır." Sayfa 317.
"İbni Arabi topladığı bütün bu felsefi görüşleri kendi keşif ve kerameti olarak takdim eder. Hatta hiç utanmadan bu ilimleri vasıtasız olarak Allah'tan aldığını söyleyebilecek kadar sahtekardır. Hatta o sapığa göre, hatemi evliya/son veli kendisi olduğu için hatemi enbiya/peygamberlerin sonuncusu bile sahip olduğu bilgileri kendisinden almıştır." Sayfa 317.
"İmam Rabbani, vahdeti vücudu eleştirir. Hiçbir peygamber, yaratıklar Yaratanın suretleridir demediler. Tam aksine peygamberler, Allah birdir, yaratılanlara benzemezler dediler, der. Ancak bunun yerine vahdeti şuhudu koyar. Yani 'bir' olanı müşahade etmek. Arada fark yoktur çünkü; ilki Allah'tan başka varlık yok der, diğeri Allah'tan başka görülen yok der." Sayfa 319.
"Kendisini ikinci bin yılın müceddidi olarak takdim eden imam Rabbani, küfür sözlerini söyleyenler için onların sarhoş olduğu, ilahi aşk ile kendilerinden geçtiği, bu nedenle mazur olduklarıdır.
Geçin bu sarhoş numaralarını. Bu kadar sahabe ve takipçileri arasında böyle bir tane Allah aşkından sarhoş olup kendinden geçmiş, mecnun, kafayı yemiş derviş var mı? Allah'da fani/yok olmak, ne zamandan beri Allah'ın emri oldu? Allah Allah'tır, kul da kul. Allah da fani/yok olmak, ilahlaşmak değil de nedir? Ehli kitabın, hatta Mekkeli müşriklerin şirki, bunların şirkinin yanında sütten çıkmış ak kaşık gibidir." Sayfa 319, 320.
"İbni Arabi'ye göre firavun iman ile cennete gitmiştir. Allah onun bedenini kurtardığı gibi, nefsini de cehennem azabından kurtarmıştır. Hatta bazen firavunu Musa (as)'dan üstün tuttuğu bile olur.
Firavun'un imanlı mı imansız mı gittiği, tarih boyunca ulema ile İbni Arabi'yi hüccet kabul eden sufiler arasında hep tartışma konusu olmuştur. Bu firavun sevicileri, göz göre göre Kur'an ayetlerini inkar ederler. Allah'ın laneti firavuna ve bunu sevenlerin üzerine olsun." Sayfa 221.
"Vahdeti vücutçu sapıklar, dinlerin birliğini savunurlar. Şeytanı göklere çıkarırlar. Hallac'tan Attar'a kadar pek çok Sufi, iblisin bütün hal ve hareketlerini onun Allah'a olan aşkı ile izah ederler. Firavunu arifibillah ve cennetlik mümin olarak kabul ederler. İnsanın Tanrı olduğunu söyleyebilirler. Şeriatın hükümlerini küçümserler. İnternasyonel bir sevgi dininin propagandasını yaparlar. Sufizm sadece bir din değil, kendini dinler üstü gören bir dindir." Sayfa 323.
"İbni Arabi'ye göre Allah en iyi kadında müşahede edilir. Allah, maddeden soyut olarak müşahede edilemez. Allah'ın kadında müşahede edilmesi müşahadelerin en büyüğü ve en mükemmelidir. İnsanlar Leyla'da Allah'ın güzelliğine aşık olurlar. Çünkü Allah, en güzel kadında tecelli eder. Şemsi Tebrizi de karısı Kimya hatunu bazen Allah olarak, daha doğrusu Allah ona karısı şeklinde görünüyordu, haşa." Sayfa 224.
"İmam Rabbani Biz Muhammed'i Arabi'nin (sav) sözlerine muhtacız, İbni Arabi'nin değil, Sadrettin Konevi'nin, Kaşani'nin değil. Biz nassa bakarız, fassa (Fususil Hikem'e) değil, Fütuhatı Medeni'ye (Medine'de inen ayetler) bakarız Fütuhatı Mekkiye'ye değil' der ama tüm bunlara rağmen İmam Rabbani İbni Arabi'yi savunur. Onun terminolojisini kullanır, onun nuru Muhammedi gibi apaçık küfür olan itikadını da kabul eder." Sayfa 328.
"Kendisini ikinci bin yılın müceddidi ilan eden İmam Rabbani, müceddid hadisinin uydurma olduğunu da bilemez. Hz Peygamber ile özel bir bağa sahip olduğunu iddia eder. Güya onun nurundan istifade ile özel bir ilim sahibi olmuştur. Artık o yalnızca bozulmuş işleri düzeltmekle görevli değil, aynı zamanda daha önceleri bilinmeyen meseleleri de bu bilgi ile izaha koyulacaktır.
İmam Rabbani'miz güya Allah'tan şöyle bir ses duymuştur: 'Yazdığın bütün ilimler, söylediğin her şey Allah'ı hoşnut etmektedir. Allah bunların tamamını kabul etmiştir. Seni ve seni tevessül edip yolundan gidenleri ve sana muhabbet edenleri mağrifet eyledim. Bunu herkese söyle. Hatta cenaze namazına katıldığın herkes bağışlanmıştır.' Sayfa 329.
"Mevlid törenleri, Mısır'da Şii Fatimiler döneminde kutlanmaya başlanmıştır. Sunniler ilk başlarda mevlide pek rağbet göstermezlerdi. Sunni dünyada ilk mevlid törenleri, tekke ve zaviyelerde sufiler tarafından başlatılmıştır.
Ülkemizde de 200 kadar farklı Mevlid yazılmıştır. Süleyman Çelebi'nin yazdığı Vesiletün Necat çok tutmuştur. O, dedesi İbni Arabi'nin Füsus'una şerh yazacak kadar tasavvuf kültürüne aşina bir aileden gelir." Sayfa 331.
"Mevlidi okuyan hiçbir hoca, dinleyen hiçbir müslüman, bana günah değmedi diyemez. Hepsi bu küfür sözlerini söylediği ve dinlediği için mesuldürler.
Mevlüt için verilen fetva oldukça espirilidir: 'Okuyan parasını, dinleyen helvasını, okutan da havasını alır.' Sayfa 334.
"Mekkeli müşrikler Allah'a ortak koşmalarını Allah'ın dilemesine, dolayısıyla rızasına bağlamaktaydılar. Yani şirk kötü bir şey olsaydı, Allah onu bize takdir etmezdi, şirk koşmamız bizim kaderimiz olmazdı diyorlardı.
Özellikle Vahdeti Vücud anlayışında bütün olup bitenler, tüm insanların eylemleri ve düşünceleri, Allah'ın tecellisinden ibaret görüldüğü için, kişinin iradesi tamamıyla yok sayılmaktadır." Sayfa 338.
"Cüneyt Bağdadi tevhidi şöyle tanımlar: 'Tevhid, bütün yaratılmışların her türlü davranışlarını Allah'tan bilmektir'. Zünnun Mısri, Allah'tan başka fail, sebepler göstermeyi şirk olarak niteler. Zaten kainatı Allah'ın değişik mertebelerdeki tecellisi olarak gören bu anlayışta hür irade, insanın sorumluluğu gibi kavramlara yer yoktur. Bunlar derler ki firavun Allah'ın kaderini icra ediyordu. Bu nedenle o halis muhlis mümindi. Nasıl olsa her şeyi Allah yaratmakta. Her şeyi önceden bilmiş ve takdir etmiştir.
Halbuki Allah adildir, kimseye zulmetmez. İnsanların başına gelenler kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir (Şura 30). Allah'ın dilemesi ile olsaydı bu dünyaya gelmenin, imtihan olmanın ne anlamı kalırdı?" Sayfa 338, 339.
"Allah'ın hükümlerini günlük hayatta çiğnerken, geceleyin ona karşı ayaklarımızı uzatmamak ona saygının nişanesi oldu." Sayfa 347.
"Bugün gerçekten Kur'an mehcur ve mekruh bırakılmıştır (Furkan 30). Tasavvuf kültürü resmen onu ilga ve iptal etmiştir. Batıni tefsirler canına okumuş, İsrailiyat ve mevzu hadisler ile din arkadan dolanılmışlar. Bugün neye nasıl inanacağımıza kitap değil, mezhepler, tarikatlar ve onların şeyhleri karar verir olmuştur.
Bugün Kur'an Mevlidhanların cep harçlığı, gazelhanların yapacakları serenatlar için güfte olmuştur. Ebcedçi, Cifirci ve bilimum şeytanat ilimleri ile uğraşanların, medyumların sermayesi olmuştur." Sayfa 349.
"Tasavvufi kitaplarda, şiirlerde şarap, bade, meyhane gibi kelimeler ilahi aşkı anlatmak için kullanılırlar.
Bir kadının yanağından, dudağından, saçından, belinden bahsedeceksiniz, sonra bunları Allah aşkını ifade eden şiirler, mecazi ifadeler olduğunu kabul edeceksiniz. Peygamber ve ashabı Allah sevgisini bu şekilde mi dile getiriyorlardı? Böyle dile getirenleri duymuş olsalardı ne yaparlardı. Sayfa 359.
"Kitap nedir bilmeyen, ilim tahsili görmeyen, daha önce sağ eliyle bir şey yazmamış olan ümmi bir Peygamberin, Kur'an gibi bir kitap getirmesi, Kur'an'ın mucize olduğuna yetmez mi?" Sayfa 360.
"Kur'an'da vesile kelimesi iki yerde geçer.Tüm eski müfessirler, ona vesile aramayı, ona yaklaşmak olarak anlamışlardır. Hiçbiri şimdikilerin anladığı gibi ona yaklaşmak için aracı bulun, Allah ile kul arasına üçüncü bir şahıs sokun, bu şahısla Allah'a yaklaşın şeklinde anlamamışlardır.
'...Allah'a en yakın sandıkları kimseler, işte onlar bile Allah'a yaklaşmak için vesile ararlar...(İsra 57)" Sayfa 377.
"Tüm ilkel ve muharref dinlerde bu vesilecilik/aracılık fikri, sapmanın en net göstergesidir. Tasavvuf dini, tekrar bu şirk inancını Müslümanlar arasına sokarak yaygınlaşmasını sağladı. Son Tevhid dinini, en ilkel dinlere benzetti.
Bu aracılık fikri en çok şefaat, tevessül ve bir şeyhe intisap etmeden salih kullar arasına girilmez fikrinde ortaya çıkar." Sayfa 378.
"(Son nefeste iman için şeyhin yardım etmesi gerektiği görüşü hk). Bir ömür boyu Allah'a kulluk ediyorsunuz, imanınızı şirkten temizliyorsunuz, onu güzel amellerle beziyorsunuz fakat Allah haşa şeytanı başınıza musallat ediyor. Bir kişinin daha imanını kaybedip cehennemi boylamasına razı oluyor. Olabilecek şey midir bu? İslam'ın Rahman, Rahim, Gafur, Vedud, Adil olan Allah tasavvuru ile nasıl bağdaşır?
Müslüman olarak ölmek demek, son nefeste kelime-i şehadet getirmek değil, son nefese kadar iman üzere yaşamak demektir." Sayfa 382, 383.
"(Birilerini vesileyi tavsiye edenler hk) Dua ve isteklerini Allah'ın kabul etmesi için melekleri aracılar/şefaatçiler yapan cahiliye Arap müşriklerinin yaptığı ile bunların arasında ne fark vardır?" Sayfa 386.