Niçin İslam-Yusuf İmamoğlu. Mana Yayınları, 2008
"Zenginlik ve güçle elde edilen mutluluğa, daha çok geçici bir tatmin hali demek, belki de daha doğrudur. Mutluluktan kastettiğimiz şey ise böyle bir tatmin hali değil, huzurdur. Bu duruma ister mutluluk isterse huzur diyelim, bu bir dinginlik halidir. Yokluğa, yoksulluğa, kısıtlanmışlığa, yoğun çalışmaya, eziyete rağmen ulaşılabilir. Çünkü huzur, bir hedefe ve hedefin kaynağı olan değerlere sahip olmakla ilgilidir. Sahip olunan değerler ne kadar güçlü ise o denli huzurlu olunabilir. Değerler zayıfladığı zaman, hayatın gayesi ortadan kalkmaya başlamakta, yaşamak anlamını yitirmektedir. Bu tür bir zayıflık ve boşluktan kurtulmak için dünya zevklerine sarılmak ise olumsuz gidişatı ancak bir süreliğine yavaşlatabilir." Sayfa 37, 38.
"İçinde yaşadığımız çağda ağır basan anlayışın, dünyalıklara dayalı bir mutluluk anlayışı ve isteklerin karşılanmasından doğan geçici tatmin hali olduğu çok rahat söylenebilir." Sayfa 39.
"Freud'un amaçladığı özgürlük anlayışı, Batının hayatına yerleşmiş vaziyettedir. Dünyadan alabildiğince istifade etme tutkusuna sahip olan insan nefsi, azami derecede serbest bırakılmıştır. Dini, ahlaki değerler gericilik olarak tanımlanırken, nefse hoş geldiği gibi davranmak modernizm, ilericilik, çağdaşlık olarak görülmektedir. Bugün Fransa'da doğan çocukların yarısından fazlası gayri meşrudur. İngiltere'de boşanma oranı beşte üçtür, kızların hamile kalma yaşı 12'ye kadar düşmüştür. Uyuşturucu kullanma oranı gittikçe yükselirken, kullananların yaş ortalaması gittikçe düşmektedir. Bazı Avrupa ülkelerinde ise uyuşturucu kullanımı yasaldır." Sayfa 50.
"Gücün belli ellerde toplanması ile demokrasinin artık yeni bir krallığa dönüşmesi, yargının güç odaklarından bağımsız olamaması gibi özgürlükler de başa bela olmaya başlamıştır.
Başka bir ifade ile nefsin arzularına düşkün insanlar yaratılması, kolay yönetilebilir kitleler anlamına gelirken bu, aynı zamanda sorumluluk bilincinden mahrum şahsiyetler anlamına da gelir. Bu da toplumun dağılmasına, aile mefhumunun değerini yitirmesine neden olmuştur." Sayfa 51, 52.
"Ortacağ, dünyada imparatorlukların yaşandığı bir dönemdir. Ancak bu dönemde Avrupa krallarının yönetim anlayışı, toplumun ancak baskı ve sindirme ile yönetilmesi gerektiğidir. Bu sebeple halk; şiddetli bir baskı ile yönetilmiş, idari konularda söz hakkından mahrum edilmiş, malları, mülkleri, namuslarıyla kralın mülkü sayılmış, kölelik sistemi ağır bir şekilde uygulanmış, arenalarda soylular için seyirlik olarak ölümüne dövüştürülmüştür.
Bu dönemde Avrupa'da Hristiyanlık mistik bir anlayışa sahip olmasına rağmen, yönetimin karşısında değil arkasında yer almıştır. Dünyanın zenginliği, bedenin istekleri, maddi olan hemen her şey pis ve günah kaynağı olarak görülmüştür. Din adamlarının evlenmesi nadir karşılaşılan bir durum olmuş, hatta kadın şeytanın ortağı sayılmıştır. Dünyadan ve dünya işlerinden uzak, ruhban bir hayatı insanlara sevdirmeye çalışarak kralın işini kolaylaştırmaya çalışmıştır." Sayfa 53.
"Avrupa insanı, asırlardır içinde yaşadıkları zulüm ve baskıyı anlamaya başladıktan sonra krala ve kiliseye karşı sistemli tepkiler oluşmaya başladı. Bu tepki Fransız İhtilaline kadar gelişerek devam etti. Fransız İhtilali ile bir kopuş gerçekleşti. Bu, geleneksel toplumdan modern topluma geçişi ifade eden bir kopuştu.
Aydınlanma hareketi olarak isimlendirilen tepki, kralın özellikle de kilisenin etkisini kırdıktan sonra hakimiyeti ele geçirip, kiliseyi kötülüğün kaynağı olarak ilan etmiştir. Kilise derken, aynı zamanda Hristiyanlığı kastetmiş, hatta bütün dinleri bunun içine dahil etmiştir. Bundan sonrası, geçmişe ait her şeyin, özellikle de dini olanların reddedilmesi üzerine gelişmiştir. İnsan aklı her şeyin ölçüsü ve belirleyicisi haline gelmiştir." Sayfa 54, 55.
"Demokrasilerde, çıkar ortakları bir şekilde bir araya gelerek yasaları belirlemektedir. İşleyiş; kapitalizmin ve onun kaymağını yiyenlerin bekasını sağlayacak şekildedir. Adalet, hukuk devleti, insan hakları gibi kavramlar, oluşacak tepkileri kontrol altına almayı hedeflemekte, yasalarla taleplerin sınırları çizilmekte, uygulamacı durumunda olan yöneticilerin davranışlarını meşrulaştırma imkanı sağlanmaktadır.
İktidar sahipleri, hedeflerini bir emrivaki ile değil, önceden hazırlanmış bir prosedürle gerçekleştirmektedirler. Çıkar sahiplerini gözeterek çıkarılmış kanunlar, sanki toplumun talebiymiş gibi gösterilmekte, yasalara itaat birçok ortamda desteklenmekte ve yapılanlara itiraz hakkı ortadan kaldırılmaktadır. Adalet. güçlünün elinde bulunan bir araç haline gelmiştir." Sayfa 58.
"Sömürü, her şeyi krala tapulayarak değil ama yeni burjuvanın eliyle devam etmektedir. Sağlanan teknolojik gelişmelerle halkın daha rahat imkanlar içinde yaşadığı ise nisbi bir durumdan ibarettir. Krallık döneminde uygulanan doğrudan bir sömürü iken, bugün daha dolaylı yollar kullanılmaktadır. Daha çok çalışmak, daha çok vergi ödemek, patronların cebini daha çok doldurmak içindir." Sayfa 60.
"Dünyanın hemen her bölgesinde sömürgeleri olan Avrupa ülkeleri, sömürgelerinin doğal ve tarihi kaynaklarını yıllarca kendi memleketlerine aktardılar. Amerika kıtası gibi gittikleri ve yerleştikleri topraklarda, yerli halka her türlü ceza ve cefayı uyguladılar. Çıkarları için onları katletmekten çekinmediler. Buraların halkını, kendi ülkelerine köle olarak getirip insan ticareti yaptılar. Kültür emperyalizmi ile başka milletlerin inançlarını, dillerini tahrip edip, kendi eğitimlerini yerleştirmeye çalıştılar. Bu baskılara karşı bağımsızlık mücadelesi veren milletlere ağır silahlarla soykırımlar yaptılar. Mayın tarlalarını temizlemek üzere hayvan sürüleri kullanmanın adet olduğu dönemde, onlar yerli halkı bu amaç için kullandılar.
Saymakla bitmeyecek kadar çok olan bu cinayetlerin saklı gizli olanları da bir o kadar vardır.
Sömürgecilik dönemi geçmiş gibi görünmesine rağmen, gerçek hiç de öyle değildir." Sayfa 61.
"Batı kaynaklı yardımlar ise birer göz boyamadır. Unesco, Dünya Sağlık Örgütü gibi Batı kaynaklı sivil toplum örgütleri, devlet eliyle yapılan cinayetlerin unutturulmasını, her şeye rağmen sempati toplamayı hedefleyen cinayetin parçalarıdır." Sayfa 63.
"Dolayısıyla Batının ulaştırdığı nokta, insanın kendini özgür zannetmesini sağladığı bir noktadır. İnsanın nefsani isteklerini serbestçe gerçekleştirmesine fırsat veren bireysel özgürlüğü öne sürmesi, insan aklının insan hayatının merkezine konulması, yani insanın ilahlığının sağlanması, diğer yandan da sermayenin egemen kılınması içindir. Şeytan nasıl sonsuz cennet vaadiyle Hz Adem'i aldatarak cennetten çıkmasına neden olduysa Batı da özgürlüğün insana cazip gelen özelliğini kullanmaktadır." Sayfa 67.
"Günümüzde ahlak, bozulmaktan da öte kendisi ile alay edilir bir duruma gelmiştir. Ahlaki değerlere sahip çıkmaya çalışan, namuslu, nefsin isteklerine karşı aşırı davranmayanlar geri kalmışlıkla suçlanmaktadır." Sayfa 68.
"Aydınlanma hareketi olarak adlandırılan tepkisellik ortamında, Darwin, Freud gibileri kabul bulma şansı yakalamışlardır. Evrim teorisi veya insan psikolojisi vb üzerine, normal şartlarda Avrupa'nın dahi kabul edemeyeceği iddiaların kabul görmesi, bu tepkiselliğin bir sonucudur." Sayfa 74.
"Mistisizm, tamamen olmamakla beraber çoğunlukla dinlerin bir yorumlanmış biçimindir. Yahudilik içinde Kabala, Hristiyanlık içinde Gnostisizm, İslam içinde Tasavvuf... gibi." Sayfa 101.
"Mistisizm Allah'ın, kitap aracılığıyla gönderdiği bilgi ve esasların avama ait kurallar olduğu, zahiri/görüneni ifade ettiği, oysa asıl ve önemli olanın; batın'ın/gizli olanın ortaya koyulması gerektiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
Mistiszme göre; ilke ve prensiplerine riayet etmekte sebat eden, gelişkin ve dingin bir ruh haline kavuşur, olgunlaşır, idrak seviyesi yükselir, saf bilinçlilik düzeyine ulaşır. İşte bu nokta, yani ulaşılacak mertebe önemlidir. Bunun için Doğu dinlerinde kullanılan ifade Nirvana, kendini İslam'a bağlı görenlerdeki karşılığı ise Fenafillah. başka bir ifade ile Vahdeti Vücuttur.
Mistisizme göre bu mertebeye ulaşan, yaratıcıyla doğrudan iletişim kurabilir. Gerçeğin bilgisine ulaşmak için peygamber gibi bir aracıya ihtiyacı kalmaz. Tanrı ile insan ve varlık, helal ile haram, doğru ile yanlış arasındaki belirgin çizgiler zayıflamaya başlar." Sayfa 103, 104.
"Mistisizm, toplumsal alanda bir hedefi olmayan, asosyal bir dünya görüşüdür. Toplumsal alandan uzaklaşmak gerektiğini savunan bir yaklaşımdan daha fazlasını beklemek, işin doğasına aykırıdır.
Toplumsal alanda olup biten onu pek ilgilendirmediği için, toplumsal adaletle ilgili bir problemi de yoktur.
Zulme karşı bir direnç ortaya koymadığı gibi, adaletsizliğin malzemesi olmaktadır. Başlarında nasıl bir idare olursa olsun, kendilerine nasıl bir baskı uygulanırsa uygulansın, sabırla itaat etme ve bulundukları durumu değiştirmeme tavrına sahiptirler. Bu durum, bu görüş sahiplerini, toplumların en kolay yönetilir kesimi haline getirmektedir.
Bu haliyle bireyler için bir çözüm gibi görünse de toplumlar için bir hal çaresi olması mümkün değildir." Sayfa 106, 107.
"Mistisizmle olana bitene seyirci kalmak, zalimlerin yaptığı zulümlere sessiz kalmak, toplumdan elini eteğini çekmiş olarak yaşamak, dolayısıyla da meydanı haksızların, zalimlerin at oynatması için boş bırakmak insanı nasıl mutlu eden bir davranış olabilir?" Sayfa 110.
"Sadece dünyada mutluluğu, daha doğrusu zevk ve eğlence içinde yaşamayı hedefleyen ideolojiler, dünya görüşleri, ahiret için neyi vaat ediyorlar? Ahiretle ilgili vaatleri ya basite almaktan ya da göz ardı etmeye çalışmaktan ibarettir." Sayfa 118.
"Ölümden sonrası hakkındaki kabuller, insan hayatının şeklini belirlemede en önemli etkendir. İnsanın cevap arayışından kaçamadığı, nereden geldik nereye gideceğiz, sonumuz ne olacak gibi sorular vardır. Bunlardan nereye gideceğimizi sorgulayanlar, doğrudan ahiret ile ilgilidir. Çünkü insan, fıtratı itibariyle ölümden sonrasını sorgular. Ölümle her şeyin bitmediğini, hatta gerçek hayatın yeni başladığını bilir." Sayfa 119, 120.
"Yahudiler kendilerinin seçilmiş ve üstün kılınmış bir ırk olduklarına inanırlar. Eşitlik, adalet ve benzeri kavramlar veya sorumluluklar diğerleri için değil, Yahudiler arasında geçerli sorumluluklardır." Sayfa 128.
"Doğru denen şey toplumdan topluma, zamandan zamana, milletten millete, hatta kişiden kişiye değişmektedir. Beşeri birikimin çelişkiler içermesi, insanın zaaflarının ve zayıflığının ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Kaynağı insan olan dünya görüşleri ne kadar geçmişe sahip olursa olsun, ne kadar büyük kitleler tarafından kabul edilmiş olursa olsun, ne kadar çok aklın ortak ürünü olursa olsun, bu görüşlerin insanın zaaf ve eksikliklerinden kurtulması mümkün değildir. İnsanın bilgisizliği, cehaleti, çıkarcılığı, taraflı davranışı, adam kayırması, güçlüden yana oluşu, kendini üstün görmesi, mutlak özgürlük arayışı vs, bu ideolojiler üzerinde öyle veya böyle etkin olmaktadır." Sayfa 132.
"Modern insana mal edilmeye çalışılan 'evrensel doğrular', insanlığın ulaştığı en ileri nokta gibi tanıtılan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi oluşumlarda yer alan insani değerler, binlerce yıldır peygamberler tarafından anlatılanların içinden çıkmadır.
Bu beyanname içinde bulunan bütün değerlerin ilahi dinlere, dolayısıyla da İslam'a uygun olduğu veya İslam'ın onu onayladığı doğru değildir. Asıl itibari ile beşerin otorite iddiasının bir ürünü olan söz konusu beyanname, insani hakların korunması adına sadece doğrular içermektedir.
Bir dünya görüşünün içinde doğrulardan parçalar taşıması, insanı kurtuluşa götürebilmesi için yeterli şart değildir." Sayfa 133, 134.
"Adaletin, huzurun, barışın, eşitliğin vs ne olduğunu ve nasıl gerçekleştirilebileceğini bilmeye layık olan, yaratan mı yoksa hayata ve doğaya hükmeden yasaları ancak kendisine bildirilen bilgi ile tanıyabilen mi?" Sayfa 138.
"Din dendiğinde genellikle Allah ile kul arasında cereyan eden, dua etmek, namaz kılmak, ibadet mekanlarına gitmek gibi belli zamanlarda veya mekanlarda yapılan ibadetler anlaşılmaktadır. Buna ilaveten doğruluk, dürüstlük, namuslu olmak gibi, hemen her dinde esas olan şeyler anlaşılmakta ve bunlar yerine getirildiğinde dinin tamamı uygulanmış sayılmaktadır. Bir dine inanan insanın anlayışı ve gücü sadece bunları yapmaya yetiyor, bunun ötesine geçemiyorsa samimi olduğu sürece kendisine söylenecek bir şey yoktur. Ancak dini onlardan ibaret saymak önemli hatalara yol açar. O da Allah'ın insanı yönlendirip sınamasının eksik olacağıdır.
Allah insanı sadece günün belli vakitlerinde ne yapacağını görmek için imtihan etmez.
Hayatının başından sonuna kadar kendisinin belirlediği doğrular için ne yaptığını denetlemek ister. Bu anlamda Allah'ın dinine inanan insandan da doğru için mücadele etmesini, haksızlıklara karşı çıkmasını, kendi adının yaşanan hayatın tümünde egemen olması için mücadele etmesini İster. Yani Allah, insana uyması için bir din gönderirken, hayatının tümünü içine alacak tarzda bir dünya görüşü gönderir." Sayfa 139, 140.
"Beşeri ideolojiler insanı sadece belli bir yönüyle tanımlama, bu yönü öne çıkarma eğilimi içindedirler. Örneğin sosyalizm için insan, tamamen toplumsal bir varlıktır veya öyle olmak zorundadır. Kapitalizm içinse neredeyse tamamen bireysel, bencil bir varlıktır. Mistisizme göre insan, ruhsal yönünü öncelemek, hatta maddi isteklerini engellemek zorundadır. Esas olan maneviyat, yani ruhtur. Sosyalizm ve kapitalizm gibi materyalist görüşler için ise asıl olan maddi varlıktır." Sayfa 150, 151.
"Ruhbanlıktaki nefis veya ruh terbiyesi dedikleri şey, dış dünyada ne kadar gerçekçidir? Yalıtılmış ortamlarda, yalıtılmış bir eğitim gerçeği ruhban kişiliğin gerçekliğini ne kadar yansıtabilir? Bu durum aslında manevi veya ruhsal bir gelişim olmaktan çok, gerçek hayattan kopuştur. Oysa gerçekten ruhsal bir gelişim sağlanmak isteniyorsa, yaşanan gerçek hayatın içinde olmalıdır." Sayfa 152.
"İslam'a göre insan kompleks bir varlıktır. O ne sadece fiziksel bir varlık/beden, ne de sadece ruhtan ibaret bir canlıdır. Hem bireydir, hem de toplumsal bir varlıktır. Hem bir devleti olacaktır, hem de bir dine göre yaşayacaktır. Bunları birbirinden ayırmak varlığın doğasına terstir. Bedenin ihtiyaçları karşılanmalı ama bunlar ruhun ihtiyaçlarından bağımsız olmamalıdır. Toplumsal hareketleri, bireysel özellikleriyle çelişmemelidir." Sayfa 153.
"Denebilir ki: Madem İslam fıtrat dinidir; insanın istek ve ihtiyaçlarını yok saymaz; insan doğasının bütün ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğini söyler...O halde bu kadar yasağın varlığı bütün bunlarla bir çelişki oluşturmaz mı?
Öncelikle 'bu kadar yasak' çoğunlukla ilahi dinlere karşı bir önyargının ifadesidir. Genelde dinler yasakçı hayat görüşleri olarak tanınırlar. Bunda nefsin bütün isteklerinin meşru ve haklı olduğunu, İslam'ın da insan özgürlüğünü kısıtladığını savunan materyal anlayışın propagandası kadar, dini sadece yasaklarıyla tanıtan, yasakları arttırdıkça dinin ve dini yaşamın kıymetini artacağını zanneden din adamlarının da payı vardır.
İslam'ın doğrudan yasakları içki, kumar, zina, hırsızlık gibi hayatı bozgunculuğa uğratan şeylerdir. Bunlar fıtratın ihtiyacı değil, ihtiyacın karşılanmasında yoldan çıkmışlığın göstergeleridir." Sayfa 154.
"İnsanlar arası ilişkiler, hukukun temelleri, ahlak kurallarının aslı, adaletin, özgürlüğün, mutluluğun tanımı ise hiçbir zaman değişmemiştir. Bugün değişmez konulara İslam'dan cevaplar arayıp da bulamadığını iddia edenlerse ya ne aradıklarının farkında değildirler ya da bulduklarından memnun olmamaktadırlar. Çağın ihtiyaçlarına İslam'ın çözüm sunamayacağı iddiası mazeretten ibarettir. Çünkü İslam fıtrat dinidir." Sayfa 158.
"Tevhid, insanlar arası ilişkileri, bir düzen dahilinde tek otorite olan Allah'a bağlar. Doğruları ve yanlışları belirleyen değer yargıları, Allah'tan başkası tarafından belirlenemez." Sayfa 165.
"Allah hayatı değişip gelişebilir olarak yaratırken, insanı da gönderdiği sabit esasları, olası değişimlere göre anlayabilecek kabiliyette yaratmıştır. Samimiyet asıl olduğunda, Allah insana doğruyu bulması için yardımı garanti etmektedir. Yeter ki insan reformist bir mantıkla hareket etmek yerine, içinde bulunduğu şartlara göre Vahyin kendisine ne dediğini anlamaya çalışsın.
Dinin kendi asılları ise bütün yapılacak yorumlar üzerinde hakemlik yapabilecek özelliğe sahiptir." Sayfa 167.
"İslam'a göre dünya hayatı için başka, ahiret hayatı için başka hedef söz konusu değildir. Dünya mutluluğu bir yolla, ahiret mutluluğu da başka bir yolla temin edilemez. Dünya ve ahiret birbirinin devamı olan, (ölümün ikiye ayırdığı) bir hayatın iki parçasıdır." Sayfa 196.
"İslam, yok edilmesi mümkün olmayan bir güçtür. Çünkü o öncelikle Allah'ın korumayı üzerine aldığı bir dindir. Allah doğru ışığın, insanların önünde sürekli durmasını istemiştir.
İnsanı çelişkilerden, sonu gelmez arayışlardan, doğruyu deneme yanılma ile bulmaya çalışmaktan, her yanlıştan sonra başka bir yanlışa düşmekten ancak İslam kurtarabilir." Sayfa 212