Müslümanca Demokrasi Bir Adalet Teorisi-Mustafa Çevik. Mana Yayınları, Mayıs 2015
"Örneğin iki farklı İslam yorumu olan Şiilik/Alevilik ile Sunnilik birbirinden o kadar farklıdır ki imanın şartları bile değişiktir. Örneğin Şiilikte imanın şartları; Tevhid, Adalet, Nübüvvet, İmamet ve Kıyamettir.' Sayfa 9.
"Müslüman demokrasi, daha çok devleti merkeze alan ve devleti kutsal bir varlık olarak algılayan İslam anlayışının karşısında, bireyi ve insanı konumlandıran, devlete karşı insanı öne süren ve yücelten bir İslam anlayışını öngörmektedir." Sayfa 10.
"Gannuşi'nin dediği gibi 'hüküm Allah'ındır demek, hüküm ümmetindir' demektir. Çünkü kararı veren, insan olmak zorundadır her durumda. O halde, eğer hükmü verecek kişiler yani ümmet, Allah'ın koyduğu haddi aşmayacaksa ümmet gibi davranmıştır. Aksi durumda, yani Allah'ı takmayan ve hesaba katmayan bir topluluk, ümmet niteliğini yitirmiş demektir." Sayfa 15.
"Bize göre, kişi haklarına dayalı demokrasi ve adalet anlayışı, insanın zihnine akıl yoluyla yerleştirildiği gibi, Adem'den beri de insanlara ilahi mesaj yoluyla iletilmektedir." Sayfa 17.
"Demokrasi aslında bir ahlak temeli üzerinde olmak zorundadır. Eğer bu ahlak üzerinde kurulmaz ise demokrasi sürekli bir seçim oyunundan ibaret kalacaktır. Şekli düzeyde kalan demokrasi, aslında güçlüyü korumaya dönüşmüş bir para yönetiminden (moneycracy) başka bir şey olmayacaktır." Sayfa 20.
"Dini bir motivasyon olmadan, doğruluk için kendi aleyhimize de olsa karar almayı sağlayacak bir motivasyon zor gibi görünüyor. O nedenle demokrasinin, eğer bir erdem ise seküler bir temel üzerinde yürütüldüğü zaman, giderek demokrasi oyununa dönüşmesi kaçınılmaz bir durumdur.
İslam dini, demokrasinin temel ilkelerini barındırdığı için, müslümanca bir demokrasinin esas demokrasi olduğunu düşünüyoruz. Seküler demokrasinin uygulanabilirliğinin kısıtlı olduğunu ve günümüz demokrasilerinin çıkmazlarının çoğunun sekülerlikten kaynaklandığını savunuyoruz." Sayfa 21.
"Mesela halk, başkasının yaşam alanını ve haklarını daraltan anlayışa sahip bir partiyi de iktidara taşıyabilir. Öyle bir durumda; 'bu halkın takdiridir, o nedenle saygı duymaktan başka çaremiz yoktur' demek ne kadar doğrudur? Halkın tercihi her zaman tercihe değer mi? Manipüle edilip saptırıldığı zaman, halkın oylarının doğru olanı seçmeyeceğinin bir yığın örneği vardır. Yönlendirmeye müsait halkın, haksızı haklı gibi algılaması mümkündür." Sayfa 24.
"Adalet, Allah'ın kendini irade olarak sınırlamasıdır. Allah bir anlamda insanlarla adalet konusunda anlaşma yapıyor. Adalet ilkesi Allah için bu kadar önemlidir.
Allah bile otoritesini ve gücünü isteyerek sınırlandırırken, sultanların, halifelerin ve her türlü yönetimin, hakları gasp eden sınırsız yetkiye sahip olmaları düşünülemez demektir. Yetkinin ve gücün insanın temel hakları konusunda sınırlandırılması düşüncesi, demokrasinin temelini oluşturan düşünce olduğundan, bu düşüncenin İslam'dan uzak olmadığını söyleyebiliriz.
Peki Allah sonsuz gücünü neden sınırlar? Bunun esas nedeni, Allah'ın adalet sıfatının tecelli edebilmesi içindir." Sayfa 25.
"Bize göre, seçmenin ve seçilenlerin devleti yönetmesinin bir tek doğru tarzı vardır. Öbürlerinin hepsi yanlıştır. Bu da adalet ilkesine bağlı kalmaktır. Bu veya başka konularda, adil olan tam olarak yakalanabilir mi bu ayrı bir tartışma konusudur." Sayfa 29.
"Demokrasinin tutumunda esas olan, her iddianın doğruluğunu kabul etmek değil, yanlışı da tercih etmeye hakkı olduğunu kabul etmek ilkesidir. Peki yanlışı neden tercih etmeye izin verir demokrasi? Çünkü demokraside eğer doğru olanın tercihini önemsiyorsanız, onun baskı altında yapılmamış olması önemli olur. Aksi takdirde doğru olanı tercihi anlamlı ve değerli değildir. Yanlışın tercih edilmesinin önünü kapatmışsanız, doğru tercih edenlerin neden tercih ettiklerini ve ne kadarının iki yüzlü olduğunu hiçbir zaman bilemezsiniz." Sayfa 30.
"İslam'da, insanın irade olarak iyi veya kötü olanı seçmesi önemsenir. Yani özgürce seçim yapma ortamını ve yasal durumunu önemser. Bu, en temel ilkelerden biridir İslam dini için. Baskı altında inanma hiçbir zaman istenen bir durum değildir. Dinde zorlama yoktur ayetini hatırlamak yeterlidir bu konuda." Sayfa 31.
Demokrasi ile İslam arasında benzerlik, ikisinin de haklar ve özgürlükler konusunda kırmızı çizgilerinin olmasıdır. Yani her ikisinde de toplumun çoğunluğuna rağmen bazı haklar garanti altına alınmaktadır." Sayfa 32.
"Ahlakı, İslam'ın sabiteleri olarak kabul etmek mümkündür. Sabiteler İslam dininin özünü ve temel ilkelerini oluşturan kurallardır. İslam hiçbir ayet yorumunun bu ilkelere aykırı olmasına izin vermez. Örneğin bir insanın zorla inancını değiştirmeye kalkamazsınız. Bir insanın yaşama hakkını elinden alamazsınız. Bir insanın düşünce ve vicdan özgürlüğüne sınır koyamazsınız. Bunlar İslam'ın da demokrasinin de ortak değerleridir. Ve Kur'an, ümmetin çoğunluğunun iradesine ve inancına rağmen, demokrasi de halkın çoğuna rağmen bu kuralın ihlaline izin vermez." Sayfa 33.
"Hz.Peygamberin vefat etmeden önce bir kişiyi devlet başkanı olarak dayatmamış olmasının iki nedeni olabilir. Birincisi, kendine inanan Müslüman toplumun düşüncelerine ve tasarruflarına olan saygısından yapmamıştır. İkincisi ve daha önemlisi, Kur'an'da bu konuda Şiilerin iddialarının aksine, belirlenmiş bir yol haritasının bulunmamasından ileri gelmektedir. Ancak Emevi'lerden Osmanlıların son dönemine kadar, kendilerini halife olarak lanse eden yöneticilerin hiçbirisinin, ümmete bu saygıyı duyduğunu söyleyemeyiz. Çünkü halifelik, sultanlık olarak sürmüştür Sunni dünyada. Şiiler gizliden gizliye, var olan halifeye her zaman itiraz etmişlerdir. Sunni halk da başta 'Peygamberin halifesi' (sonradan gelen anlamında) olarak kabul edilen bu kurumun, giderek 'Allah'ın halifesi' pozisyonuna evrilmesine alıştırılmış, hatta ölen halifenin oğlunun da Allah'ın halifesi olması için her an cihada hazır hale getirilmiştir." Sayfa 46.
"Medine sözleşmesinde önemli olan, onun ortaya koyduğu maddeler değil, ortaya konulan ortak adil yönetim girişimidir. Ortak bağlayıcı bir hukuk metni ortaya çıkarmak girişimi, o dönemde düşünülmüş ise bu dönemde de en çok Müslümanların düşünmesi beklenir bizce." Sayfa 47.
"Medine Sözleşmesi, ötekini yok sayma kültürünün, tekçi totaliter yönetim anlayışlarının ve dini, mezhepsel ve etnik asimilasyonların İslam toplumlarına sonradan sokulduğunun en açık kanıtı Kur'an ve ondan çıkarılan bu sünnet örneğidir." Sayfa 48.
"Peygamberi bile halk ile istişareye çağıran bir yaratıcının (Ali İmran 159, Şura 38), diktatör heveslilerinin siyasal ve ekonomik çıkar uğruna, insanları güdülmesi gereken sürü ve yöneteni de çoban olarak görmesi anlaşılır bir şey değildir." Sayfa 55.
"Halkın yönetimi konusunda bir şeriat (hukuk), durumundan söz edeceksek, bu konuda Allah'ın emri açıktır. O da Allah'ın bu emri ile halkın düşüncelerini önemseyen ve onlara danışan Peygamberi örnek almaktır. Çünkü Peygamberin en büyük örnekliği, Allah'ın emirlerine olan bağlılığıdır. Allah'ın emri dururken, daha sonra gelen 'ulema'nın uygulamalarını ölçü almak şeriat falan değildir." Sayfa 55.
" 'Emr konusunda onlarla istişare et' (Al-i İmran 159) ayeti açık emirdir. Üstelik Peygamberden, sıradan insanlara danışmasını, onların düşüncelerini almasını istemektedir. Burada esas olan, Peygamberin diktatör olmadığını anlatmasıdır." Sayfa 56.
"İslam inancında ve düşünce geleneğinde adalet, en önemli ilke olarak benimsenmiştir. O nedenle bir Müslümanın siyasal düşüncedeki muhafazakarlığı, daha çok adalet ilkesinin korunmasına yönelik olmak zorundadır." Sayfa 59.
"Şiilerin, masum Ehli-Beyt kavramı ile İslam dininin birçok temel ilkesine ters düştüklerini söylemek mümkündür." Sayfa 62.
"Şiiler tarafından üretilmiş olan Ehli-Bey masumiyeti ilkesi, Sünnilik dünyasında da azımsanmayacak şekilde bir ağırlığı olan Seyitlik ve Şeriflik müessesesinin oluşmasına neden olmuştur. Bu saygınlık ve itibar kültürü, giderek tarikat ve tasavvuf çevrelerinde 'Seyit olmayan şeyh veya dede olamaz' gibi bir kurala dönüşmüştür.
Ancak Seyitlik ve Şeriflik kavramları, dinin aslında var olan bir şey değildir. Sonradan, kültürel ve tarihsel olarak peygamberin hırkasına saygı duyan ümmet, onun kanından olan torunlarına da saygı göstermiştir.
Oysa kanla gelen akrabalığın Allah katında bir artı değer getirmediğini, Kur'an örnek vererek bizi uyarır." Sayfa 63.
" 'Emr (yönetim) işlerinde onlara danış' denilerek, en yüce makam kabul edilen Peygambere bile halka danışmayı emreden Kur'an'ın, istişare ve şura konusundaki açık emri Ehli-Beyt kurumuna yüklenen anlam ile bypas edilmiştir." Sayfa 66.
"Müslümanların, yetişmesi için ayaklarını müritlerine ve taraftarlarına ovduran veya ayaklarını sevenlerine kurutan 'müceddidler' yerine; içeri girdiğinde kendisi için ayağa kalkınmasından rahatsız olan Peygamber ahlakına sahip din ve bilim insanlarının olması gerekmektedir." Sayfa 69.
"Demokrasinin ruhunda, halkı dönüştürmek, halkın değerlerine karşı tutum geliştirmek veya halkın inançlarını reddetmek yoktur.
Eğer bir siyasal anlayış veya siyasal parti, halkın inançlarını muhafaza etmeye karşı ise bu, halka rağmen yönetmeye talip olmak demek olur ki bu demokrasi değil, militarist ve jakoben bir yaklaşım olur." Sayfa 77.
Mezheplerin sadece bir yorum farkı olduğu unutulup, hak-batıl ayrımı kabul edilmesiyle birlikte hak mezhep-batıl mezhep ayrımı üzerinden sürekli bir çatışma ruhu körüklenmiştir.' Sayfa 98.
"Demokrasiyi istemek veya demokrasi ile ülke yönetimini istemek Allah'ın egemenliğine aykırı değildir. Bize göre Allah'ın da istediği budur. Çünkü Allah, paranın da iktidarın da bir zümrenin tekelinde tutulmasına karşıdır." Sayfa 101.
"İslam toplumlarının hangisine bakarsanız, orada çok farklı kimlikte, dinde ve etnik yapıda grupların rahatlıkla bir arada yaşadığını görebiliriz. Ama yan yana kilise, havra ve cami bulacağınız eski bir Batı toplumu hemen hemen yoktur." Sayfa 111.
Bu çalışma, temel bir ayrım üzerinde şekillendirilmektedir. Batıda Rönesans sonrası ortaya çıkan insan temelli seküler demokrasi ve İslam tarihi, daha doğrusu vahiy tarihi boyunca insanı merkeze alan Müslüman demokrasi; Malik Bin Nebi'nin dediği gibi 'Kudsi ruha sahip bir demokrasi'.
Asrı Saadet ve dört büyük halife zamanında vahiyle verilmeye çalışılan bu demokratik kültür ruhuna, İslam toplumunda yönetimin saltanat ile işgali son vermiştir. Sultanlar ülkeleri kendi mülkü, ülke halkını da kendi kulu olarak görmüştür. Din adamları da büyük çoğunlukla saltanatın dinsel olarak meşrulaştırılması için gerekli teoriler üretmiş, İslamiyeti, gelişinin tam tersi istikamette bir araca dönüştürmüşlerdir.
Vahiy tarihi boyunca verilmek istenen; insanın insana kul olmaması anlayışı, din eliyle meşrulaştırılmıştır." Sayfa 119, 120.
"Hakimiyet Allah'ındır diye inanan bir müminin, halkın her konuda son sözü söyleme yetkisini kabul edeceğini düşünemeyiz. Çünkü Allah'ın hakim olmasının, salt evrendeki döngüyü sağlamak anlamında bir hakimiyet olmadığı kesindir. Müslüman olmak demek, son sözü Allah'a bırakmak demektir. Başka bir deyişle. Hayata dair anlamları ve kuralları belirlerken Allah'ı tanımak ve hatırlamaktır. Müslüman olmayan kişi ise bu konularda Allah'ı tanımaz veya tanımaması gerekir. Yani bir Müslüman mesela hukuk yaparken, ticaret yaparken, bilim yaparken, felsefe yaparken bir ön kabulü ve ve dogması vardır ve olmalıdır. Bu da Allah'ın mutlak hakimiyeti demektir. Seküler düşünen ateist zihinler bu ve diğer konularda Allah'ı tanımak ve hatırlamaktan kaçınanlardır." Sayfa 123.
"Kimse kimseyi zorla mümince ya da kafirce bir yaşantıya zorlamaya yetkili değildir. Esasen teorik olarak ne zorla küfre zorlanan kişi kafirdir, ne de zorla imana zorlanan kişi mümindir." Sayfa136.