Ana içeriğe atla

Hak-Batıl Savaşının Tarihi Serüveni-İsmail Kazdal



Hak-Batıl Savaşının Tarihi Serüveni-İsmail Kazdal. İhya Yayınları, 1987

     "İşte kavganın aslı budur. İnsan kendi isteklerini, arzularını, emellerini mi kendine hükümdar edecektir? Yoksa bütün kainatı hiç yoktan var edip, o var ettiğine hükümetsin diye insanı yaratan yüce Allah'a mı?

     Başka bir ifadeyle insan insana, insan aklına, o aklı besleyen arzularına mı kul olsun? Yoksa her türlü zaaftan uzak, çünkü ihtiyaçsız olan Allah'a mı?

     İşte bu soruya 'Allah' demek hak, 'insan' yahut 'akıl' demekse batıldır." Sayfa 29.

     "Acaba Allah'ı hükümdar tanısaydı insanlık, bugün güçlülerin silah tehdidi altında tiril tiril titreyecek duruma gelir miydi? Biz, gelmezdi diyoruz." Sayfa 30.

     "İnsan hayatının temel sorunları olan adalet-zulüm, inanç-inkar, kabul-red, hayat-ölüm ve benzeri ikilemleri, bütün vasıfları ve tecellileri ile açıklayan ve bu suretle de insanı kargaşadan, kaostan, her türlü anarşiden uzaklaştıran öğütler manzumesidir İslam." Sayfa 34.

     "Kaderin, ilahi yazgının kendi aleyhine bir zorlama değil, lehine bir karar olduğunu kavrayan, ancak bütünüyle mahiyetini idrak edemeyeceğini kabul eden, bu kabulle üzerine düşeni yapması gerektiğine inanıp, sonucu yüce Allah'a havale eden ve böylece haddini bildiğini ispat eden kişidir mümin." Sayfa 42.

     "Kendisi gibi Müslüman olanı kendi kardeşi bilen, bir vücudun azaları gibi gören, Müslüman kardeşinin başına gelen belaları kendi başına gelmiş gibi şiddetle algılayan ve ızdırap duyan, gereğini yapmak için teşebbüse girişen insandır Müslüman." Sayfa 46.

     "'La ilahe illallah' lafzı Hz Muhammed'in mübarek dudaklarından dökülür dökülmez, sanki işitenlerin kıyameti kopmuştu.

      Kendini rab ve terbiyeci ilan eden, insanların öncüsü, yol göstericisi sayanları bu görevlerinden azleden mahiyet kazanmıştı Tevhid bildiren bir tek cümle." Sayfa 64, 65.

     "İlk Müslümanlar ilahi mesajı olduğu gibi, kendi tabii vasıfları ile birlikte almış, algılamış ve aldıkları mesajla kendilerini hemen düzeltmeye, bu yeni mesajın doğrultusunda bir şahsiyet oluşturmaya bakmışlardı." Sayfa 72.

     "Devlet, fert, aile, miras, ticaret, mülk, suç, ceza, mükafat konularını tanımlayıcı ve bu konularda hadler, sınırlar belirleyici ayetler indi Medine''de.

     Hakları tanzim edecek hukuk kuralları va'z etti Yüce Allah, Medeni ayetlerde.

     Ve hiçbir itiraz kabul etmez biçimde, yasa koyucu olarak sadece kendisinin hak sahibi olduğunu açıkladı Yaradan ve yarattığını Mekki ayetlerle terbiye edip, yeni bir anlayışa sahip, imanlı insan tipini oluşturan yüce Allah.

     Böylece insanlar arasında kendilerini kanun koyucu mevkiinde gören yeryüzü rablerini, teşri konusunda devre dışında bırakmıştı yüce Allah. Teşri hakkını, kendi lehlerine kullanan güçlülerin elinden aldı yüce Mevla Medeni ayetlerde." Sayfa 78.

     "Mekke'de oluşmuş yeni insan tipi ve kişiliği, o derece büyük ve yüce bir seviyeye yükselmişti ki, öyle bir kişiliğe ve hürriyet makamına çıkmışlardı ki, artık kendileri gibi zaaflı olduklarını bildikleri insanların veya kuruluşların koyduğu hayat kuralları çerçevesinde bir içtimai ve siyasi yönetim kabul edemezdiler zaten.

     O kadar üstün bir hür kişiliğe ulaşmışlardı ki canlarından, mallarından, çocuklarından aziz ve yüce olarak tanıyıp, sevip saydıkları Allah Resulü bir söz söylediği zaman 'bu senden mi, yoksa Allah'tan mı' diye soruyor, 'Allah'tan' cevabı aldıkları zaman susup boyun eğiyor, 'benden' cevabı alırlarsa şayet, tartışmalara açık görüyorlardı Rasulün şahsi konuşmasının içeriğini" Sayfa 79.

     "Tevekkül, atalete götürücü kadercilik değil, sadece yapılıp edildikten, gereken yerine getirildikten sonra sonuca razı olmaktır." Sayfa 103.

     "İnsanlara İslam da dahil, herhangi bir inancı zorla kabul ettirmek için verilen savaş değildi. Tersine, insanlara bir dini zorla kabul ettirmeye karşı açılan savaştı ilk Müslümanların savaşı. Siyasi otoritenin yahut da güçlerin insan vicdanı üzerine koydukları ipoteği kaldırma, tam ve kamil, hür bir vicdan hürriyeti oluşturma savaşıydı Müslümanların savaşı. 

     Gelenek ve görenek dindarları, baba-dede perestleri olmamalıydı insanlar. Her şey, özellikle de inanç bir şuur işi olarak görülmeliydi. Ataya tapar veya güçlere boyun eğer olmak, insana yakışan bir hal değildi. Kendi hür vicdanları ile seçmek hakkına sahip olmalıydılar insanlar kendi dinlerini." Sayfa 110.

     "Ayetlerden görüldü ki kalleş, ahde vefasız, dünyaperest, hileci, dessas, bozguncu, insanların bir yerlerde buluşmalarını, birleşmelerini istemeyecek kadar bencil, yalancı, her türlü renge ve bilhassa hak rolüne girmekte mahir bir kavimdir Yahudi. Bu vasıfların hepsi şeytanın vasıflarıdır." Sayfa 123.

     "Kur'an'a sorumlu devletten, devlete bağlı İslam'a geçiş (Saltanat). Artık İslam dini sadece saltanatı besleyen yanlarıyla vardır, desteklemediği yanlarıyla yoktur." Sayfa 146.

      "Evvela İslam'ı kendilerini destekleyecek biçimde yorumladılar. Kendi saltanatlarını, Allah'ı tasfiye etmiş olan saltanatlarını, tasfiye etmemiş ve hiçbir yanını değiştirmemiş göstermeliydiler. Fakat bu o kadar kolay bir iş değildi. Bu gibi konular kendi bilgilerini aşıyordu. Yardım almalıydılar ve bu yardımı da bunlara sadece ve sadece, bozup değiştirmede, tahrifat yapmada maharet kazanmış Yahudiler ve Rabbileri yapabilirdi.

     Yahudiler sahabi tanımını değiştirdiler. Allah'ın Resulünü bir kere kelime-i şehadet getirmiş olarak ensesinden görenlere sahabe dediler. Sahabiliği o kadar yücelttiler ki Kur'an naslarının görevini onlara yüklediler. Sanki onlar birer insan değil, bizatihi İslam'ın kendisiydiler. Hata işlemezlerdi. Bunlardan hangisinin dediğini veya yaptığını yaparsa bir insan, doğrudan Allah'ın dinini yapmış gibi sayılırdı  Konuyu bu hale getirebilmek için Allah Rasulünün adına hadisler uydurdular. Hadislerle sahabeyi uluhiyet makamına çıkardılar. Sonra da kendilerini bu uluhiyet üzerine oturttular. Çünkü saltanatı kuranlar da kendi tanımlamalarına göre sahabeydi ve sahabeler de gökteki yıldızlar gibiydi.

     Elbette bu eylemlerini Kur'an'a dayalı olarak gerçekleştiremezlerdi. Kendi saltanatlarına Kur'an'dan destek bulamazlardı. Onun için hep hadisler üzerinde durdular, hadisi yücelttiler, hadisi Kur'an'la eşit ve hatta daha yüce bir makama çıkardılar. Hadis uydurmak Kur'an'ı tahrip etmekten daha kolaydı ilk önceleri. Çünkü Kur'an'ı benliklerinde yaşamış olan insanların bir kısmı henüz sağdı ve bunlar Kur'an'ın yanlış yorumlanmasına ve bu şekilde tahrif edilmesine izin vermezlerdi.

     Sahabelik bir meziyet değil bir rüçhaniyettir, bir imtiyazdır. Hiç kimse Allah Rasulünün döneminde doğamaz kendi isteğiyle. Onun içindir ki sahabelik bir meziyet ve üstünlük kazandırmaz tek başına. Sahabelik bir meziyetse ki hiç şüphe yoktur ki çok büyük bir meziyettir. Çünkü hiç kimsenin İslamı kabul etmediği bir dönemde ve şartta İslamı kabul edip, ona kendi varlıklarıyla vücut olmuş olmak hiçbir meziyetle ölçülemez. Bu meziyet sadece kelime-i şehadet getirmiş biri olarak Allah Resulünü görmek değil, getirdiği şehadetin gereklerini Allah Resulü ile birlikte omuzlamaktan gelir." Sayfa 149, 150.

     "Salih amel deyimini sadece namaz, oruç, hac ve zekata özel sayar, sınırlarsak Kur'an'da yapmamız istenen diğer ameller ister istemez devreden çıkar ve İslam sadece mevcut siyasi sultaya iyi vatandaş yetiştirmekle görevi bir yapıya dönüşmüş olur." Sayfa 156.

     "İşte bütün bu olmazlar yapıldı ve Kur'an'ın anlayışı spiritualist renge büründü. Sanki bir düsturlar, hayati prensipler kitabı değil, ruhlarla, büyülerle uğraşan, bunların çözümünü getiren ölüler kitabı haline dönüştü, hem de eldeyken, hiçbir kelimesinde tahrifat da yokken.

     Neticede, İslam'ın Kur'an'a bağlı bir din olduğuna inanan gerçek Müslümanlar, bu durumda içe kapanmaktan başka bir şey yapamadılar. İslam, cemiyet planından, toplum düzeni olmaktan çıktı, ferdi bir din haline geldi. Artık ondan insanlar tek tek faydalanır oldular, toplumla ilgili ayetleri sultaya destek verenlere bıraktılar." Sayfa 158.

      "Saltanatta, din devletin kontrolü altındadır. Bunun en açık örnekleri, din alimleri arasında devletin istemediği biçimde fetva verenlerin başlarına neler gelmiştir sorusuna cevap aradığımız zaman görünmektedir." Sayfa 159.

     "Şunu da söylemeliyiz ki saltanatları  işgal edenler arasında çok büyük insanlar vardı.
Mesela bir Emevi sultanı olan Ömer Bin Abdülaziz hakkında söylenecek tek bir söz yoktur kötü adına. Hatta o kadar ki, saltanat sistemini yeniden İslami sisteme çevirme hareketlerine bile girişmiş ve fakat son anda öldürülerek tasfiye edilmiştir." Sayfa 160.

     "Bir insan esere aşıksa, yani eser karşısında iradesi yok olup sarhoş oluyorsa, ille de başkalarının da böyle olmasını bekleyemez. Hele hele istemesi hiç mümkün değildir.
Halbuki iradenin dışına çıkma anlamı taşıyan aşka davet edilmiştir insan mutasavvıflar tarafından ve bundan da felsefi anlamda Hümanizm doğmuştur tabii olarak." Sayfa 208.

      "Bin kere tövbe bozulduktan, sözünden dönüldükten sonra gene de güzel bulunacaksa insanın durumu, böyle bir hal ne Allah'ın ne de insanların kendi aralarında koydukları kanunların içerisinde bulunmamaktadır. Çünkü Yüce Allah 'Tevbe edip tevbelerinde sebat edenler affıma mazhar olacaktır' diyerek, tevbeyi bir yazboz tahtası olmaktan çıkarmış, beşeri sistemlerin kanunları ise suç işleyeni anında yakalayıp tevbe bile ettirmeden mahkum ederek, felsefenin hümanizmine gereken cevabı vermişlerdir hayat içinde." Sayfa 209.

     "Herhangi bir şeyhe bağlı kimseye (müride) sorunuz, şeyhi nasıl bir insandır diye. Alacağına cevap sizi şaşırtacaktır. Nelere muktedir değildir ki şeyh? O, bağlı bulunduğu şeyhin her türlü güce sahip olduğuna inanmış ve bilmeden Allah'ın yerine şeyhini koymuştur. Eksiklik yoktur şeyhinde." Sayfa 212.

     "Fenafillah, yani Allah ile yok olmak. Kimi buna; Allah vardır ve hiçbir şey yoktur (kelime-i tevhidi böyle yorumlarlar) noktasından hareket ederek varır.

     Kimisi de Allah'da yok olur yani ilahlaşır. Çünkü Fenafillah'tan sonraki derece ve Bekabillah'tır. Yani Allah ile birlikte baki olmak, devamlı olmak, ebedi olmak." Sayfa 213.

     "Abbasi saraylarında özellikle de tercümeler sonrasında (ki o tercümeler arasında Eski Ahid de bulunuyordu) Allah, ruh, kader gibi soyut konular tartışılıyor, yaratılış ve yaratan üzerinde spekülasyon yapılıyordu.

      En hayati ve önemli konular, yeni aristokrasinin eğlence ve zihni egzersiz aracı olmuştu.
Ruh vardır, yoktur. Varlık kadimdir, değildir. Allah fiilinden ayrı mıdır? İnsan ruhu baki midir yoksa değil midir? Yaratanla yaratılan aynı cevherden midir, yoksa ayrı cevher halinde midir..." Sayfa 220.

     "Namazda okunan ayetlerle Allah'a emir tekrarı yapılması gerekirken, sadece şekli olarak yapılmaya başlanmış ve kupkuru bir ayin haline gelmiştir. Namaz hakkındaki tartışmalara bakınız. Şöyle mi kılınacak, böyle mi kılınacak? Rüku bel hizasında mı olacak, yoksa dizlere kadar eğilinecek mi? Tekbirde ellerin baş parmakları kulak altına mı inecek, yoksa kulakla birlikte mi olacak? 

     Halbuki bu tartışmaları yapan, hayatla ilgili soruları sormayan ve cevabını Kur'an'da aramayan insanlar, sadece ve sadece Ruhban olurlar.

     İşte bu şekilde dünya hayatı için kural vaaz etmemiş muharref İncil'in tabii olarak doğurduğu ruhban rahipleri ve papazları gibi bir din adamı sınıfı oluşmuş, tören vasfında bütün dinler birleşmiştir. Sadece tören biçimleri değişiktir. Kimi haç çıkartıp ilahi okur, kimi yatar kalkar mevlüt okur." Sayfa 236.

     "Yüce Allah hiçbir emrini tapınmak amacıyla beyan etmemiştir. Sadece itaat için ve itaat edicilik vasfı kazandırmak için vaz etmiştir kurallarını.

      Belli vakitler içinde kılınması gereken namaz ve özellikle de namaz sırasında okunan ayetler, insanın çok dikkatli hayat yaşamasına yardımcı olur. Şayet insan, namaz kıldıktan sonra, kılmadan önceki halini sürdürüyorsa namazdan elde edilmesi gereken sonucu almamış olur." Sayfa 237.

     "İnsanların yapıp yapıp da karşılığında hiçbir elle tutulur, gözle görülür sonuç alamadığı ferdi içerikli biçimsel ibadetler ve bu ibadetlerin din haline gelmesi, eliti, kendini aşmış insanları dinin dışına itti ve din ister istemez basit insanların seviyesinde kaldı ve sade insanların konusu oldu.

     Bu insanlar kendi seviyelerinin üzerindeki bütün algılamalara ve anlayışlara düşman oldular. Bu şekilde elitle avamın arası gittikçe açıldı ve sonuçta her şeye, her buluşa 'bidat' diyen ve gerçekten de yobaz ve gerici, geriye götürücü tipler ortalığı kapladı. Fakat, anlattığımız gibi elitler, aydınlar tasavvuf ve felsefe ile gökyüzünde gezinirlerken, dini hayatı temsil etmek görevi halkı kullanacak küçük insanlara terk edilmişti." Sayfa 240.

     "Biçim üzerinde durulunca, insanın entelektüel hayatı ihmal edilince elbette ki hurafelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur.
 
     Sanki insana değil de meleklere inmiş bir kitaptır artık Kur'an. Halbuki insan küçültülüp, İslam esrarengizlikler alemine çekilince, ona ulaşamayan insan ya kopmuştur ondan ya da anlatmaya çalıştığımız gibi, biçimsel ibadetlere yönelerek ayin dini haline getirmiştir İslam'ı." Sayfa 342.

     "Hurafe konusu çok önemlidir ve bu önemli konuyu halletmeden hayat dini olan İslamı bulmak mümkün değildir. Bunu yapamazsak; pozitif bilimlerle beslenmiş çağın insanına bir şeyler söylememiz imkansızdır." Sayfa 244.

     "Kendi içine çekilmiş ve biçimsel törenler olarak yaşamını sürdürmüş İslam dini hayatı desteklemeyince, hayat içindeki sorunların hallini felsefe ve tasavvufa bırakınca, yani akla ve mistik alanlara terk edilince geri kalmış, buna karşılık Batı, rönesansla sonuca ulaşmış, eşyayı tanımış ve onu kullanarak güçlenmişti." Sayfa 245.

     "Taktik hep aynıdır. Bütün mesele, inanç sadece bir vicdan işi olarak siyasi otoritelerin emrinde, halkı idare etmek aracı olarak kullanılacak bir vasıta vasfında bırakılmalıdır. Ki siyasi otorite akıl yoluyla dünya güçlerini eline geçirmiş beynelmilel sosyetenin elinde kalsın. Onun için Laisizm, yani hayattan dışlanmış ve ferdin kendi içindeki din ile devletin birbirinden ayrı oluşu savı sürüp gitmelidir.

     Din ve dini inanışlar, ne oranda biçimsel törenlere dönüşürse, hayattan o kadar soyutlar insanı ve hayattan soyutlanmış insanın, kendini yöneten otoriteyi kontrol edebilmesi, hatta takip edebilmesi imkanı hiçbir şekilde kalmaz. Nasıl olsa hiçbir dahli olmadığı halde, sadece şartlandırılmış beyinlerle bir tek rey olayıyla yönetime iştirak ettiği vehmine sokulmuş insanlar arasında, bazı cins beyin sancılıları çıkacak olursa onu da müzik ayinlerinde veya spor gösterilerinde topraklamak ve potansiyelini kendi üzerine çekmekten kurtulmak yolunu denemektedir." Sayfa 251.

     "Yeni bir kıta keşfedilmiş ve Batı, bu kıtanın zenginliklerini Avrupa'ya taşırken, Osmanlı en güçlü dönemlerini yaşamaktaydı. Fakat sanki olandan bitenden haberi yokmuş gibi, hala metafizik tartışmalar ve fıkhi çekişmeler içinde çalkalanıp duruyordu.

     Üstelik bir de bu iki grup yani tekke ile medrese birbirinin aleyhinde çalışıp duruyordu ve sultanın her ikisine de ihtiyacı vardı. Biri insanları içe çekmek için, öbürü yaşadıkları hayatta sultaya itaat edecek kanunlar üretmek için lazımdı.

     Sonuçta elbette ki bir ucube çıkacaktı ortaya. Öyle bir ucube ki, hangi dinden olduğu belli değil. Görünürde İslam dinine bağlı ama uygulamada statik ve donuk bir kast oluşması faaliyetleri." Sayfa 254.

     "Önce değinmiştik; Yahudinin hakimiyetini açıkça ilan ettiğini. ABD'nin, Avrupa'nın ve Rusya'nın bayrağı altında saklanmakta ve bütün insanlığa açıkça meydan okumaktadır artık. Bütün kültür hayatına hakim olmuştur elindeki geniş iletişim araçları vasıtasıyla. Onun derlediği haberler, çeşitli ajanslar kanalıyla dünyaya yayılmakta ve insanlar şartlanmaktadır. 

     Bütün ülkelere eğitim kitaplarını onlar hazırlamaktadır ansiklopedi adı altında ve felsefe ve bilim kitapları halinde. Tarihi kendi bildikleri gibi yazmakta ve bu tarihin kabul edilmesini istemektedirler dünyadan.

     Batı kültürünün altyapısını oluşturan düşünce ve felsefe adamlarının hemen hepsini Yahudi olarak gösterilmesi bir tesadüf müdür?" Sayfa 269.

     "Batılın hakkı tamamen kontrol altına aldığı ve dinin yerini tasavvuf ve felsefenin aldığı devrelerde ortaya çıkan hak kahramanları, çok zor şartlarda yürütmüşlerdir İslam dinini Selef devrinin şartlarına çekebilmek için. Bunlardan birincisi İmam İbmi Teymiyye, ikincisi ise Hind diyarından çıkan İmam Rabbani'dir." Sayfa 278.

     "İbni Teymiyye'nin saldırmadığı bir batıl itikat yoktur. Kitaplarının isimlerine bakmak bile, nelerle savaştığını göstermeye yeter.

     En çok karşı koyduğu batıl itikad ise Vahded-i Vücud'du." Sayfa 279.

     "İmam Rabbani'nin Mektubat'ına bakıldığı zaman görülür ki tasavvufun temellerine dokunmuş ve bu temelleri sarsarak İslam inancına, gerçek selefi inanca kapı açmaya çalışmıştır." Sayfa 283.

     "O da Vahded-i Vücud telakkisine büyük bir şiddetle taarruz etmiş ve bu görüşün karşısına Vahded-i Şuhud görüşünü dikmiştir (varlık O değildir, ancak ona şahitlik edendir)." Sayfa 284.

     "Şayet o (İmam Rabbani) iyi anlaşılsaydı, Osmanlı ülkesinin mutasavvufları onu da kendi seviyelerine indirmeselerdi, 17.asırlarda Batıda kurtuluş aramazlardı." Sayfa 285.

     "İmam Rabbani, insanları tasavvuf öğrenmeye değil şeriat öğrenmeye davet ve teşvik eder. İnsana lazım olanın bu olduğunu söyler.

      Ayrıca, 'İslam nizamının yürürlükte olmadığı toplumlarda ferden Müslümanlık yapmak çok zordur' diyerek hakla batılın ana temasını ortaya koyar." Sayfa 286.

     "Gerçekten de bütün dinlere saygılıdır Batı. Ancak, dinler kendi siyasetlerini bozmadıkları takdirde, kurdukları denge politikasını değiştirmediği takdirde. Batının dinlerle bir derdi yoktur, manevi vasıf içinde kaldığı sürece. Hatta manevi vasıflı dinler onun için gereklidir. Çünkü ayin dinleriyle tatmin olan insanlar, kendilerini yöneten Batı'yı düşünemez ve bu ayinsel din tesellisiyle dünyadan göçüp giderdi." Sayfa 298.

     "Biz eskilerin nerelerde hata ettiğini, nerelerde isabet ettiğini araştırır, kendi zamanımız içinde bir yol yöntem tespit ederiz. Günümüzün meselelerine tarihin içindeki hata ve sevaplara göre çözümler getiririz. Şayet tarihe bizim diyerek bakarsak, bizimdir dediğiniz tarihin içindeki hataları ve zaafları da muhafaza etmek zorunluluğu içine düşeriz. Ki böylesi bir durum bize göre gericiliktir. Nasıl ki tarihi bütünüyle reddetmek daha büyük bir gericilikse." Sayfa 305.

     "Müslüman bilir ki gerçek gericilik tabuların ardında koşmaktır. Kendini baki aleme geçmiş insanların idaresine terk etmiş olanlardır gericiler. Gericilik, kendilerini mezarlardan yönetmeye müsaade etmektir. Hiçbir kontrole tabi olmayan arzuların kölesi olmak ve hayvanlaşmaktır gericilik." Sayfa 306.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı

Adet ile İbadet Arasında Bocalayan Müslüman-Mustafa Varlı. Ensar Neşriyat, 2017      "Teknik ve kültürel imkanların alabildiğine gelişmiş olmasına rağmen, günümüz Müslümanının yaşayışı ile Asrı Saadet dönemi Müslümanlarının anlayış ve yaşayışları arasında büyük farklar görmekteyiz." Sayfa 10       "Âdetlerin, ibadetlere karışması ve ibadet gibi kabul edilmesi İslam kavramını ve imajını zedelemektedir. Görüntüsü ve yaşantısı zedelenmiş bir İslam ise kesinlikle yüce Allah'ın indirdiği İslam değildir." Sayfa 13       "İmanın dil ile ikrar ve kalp ile tasdikten ibaret olduğu anlayışındaki günümüz insanı, dil ile Müslüman olduğunu söyleyip kalbinden de buna inandığı takdirde ibadet etmese bile Müslüman kabul edileceğini ve sonunda bununla da cennete gidebileceğine inanmaktadır. Bu düşüncedeki pek çok kişi, işlediğim günahların cezasını bir süre çektikten sonra nasıl olsa Allah beni cennete sokacak, o halde dünyanın zevklerinden ke...

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin Sesi-Murat Sülün

Kur'an Kılavuzu Mutlak Gerçeğin  Sesi-Murat Sülün. Ensar Neşriyat, 2013       "Kur'an-ı Kerim, İslamiyet'in temel metni olmakla birlikte  bilinen anlamda bir din ve dua kitabı değildir. Kur'an'ın asıl konusu insan olup, Allah, cennet-cehennem, melek gibi gaybi kavramların sahih anlamını ortaya koymakla yetinir. Doğru ile yanlışın, gerçek ve sahtenin kriteridir." Sayfa 11       "Hak Teala insanları, Kur'an ve kainat kitaplarına karşı takındıkları tutuma göre yüceltip alçalttığı için, bu iki kitaba karşı tutumumuzu gözden geçirmek durumundayız. Bunun için de kutsal kitabımızı iyi tanımalı, işlevinden bihaber olmamalıyız." Sayfa 11       "Arapça bilmeyen Müslümanlar, Kur'an'la anlamaya dayalı değil, saygıya dayalı bir ilişki kurmuş, onun içine fazla girememiş, İslam öğretilerini sıhhatleri kuşkulu bilgilerle dolu kaynaklardan öğrenmişlerdir." Sayfa 13      "Adalet, çalışma, dürüstlük, hesap verme fi...

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan

Nehri Geçerken-Abdurrahman Aslan. Beyan Yayınları, 2010      "Hristiyanlığı hurafelerden ayıklayarak o ilk asli haliyle yaşamak isteyen Hristiyanlar, onu yorumladılar ama bir müddet sonra baktılar ki o Hristiyanlık, kapitalist dünyanın modern dünyanın manevi sübabı olmuş. Bunun böyle olacağını ne tahmin ettiler ne de böyle bir amaçları vardı." Sayfa 21       "İnsan, ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdüremez. Sekülerizm ise insanın ilahi ve kutsal olana rağmen varlığını sürdürme girişimidir, iddiasıdır." Sayfa 30       "İslam'ı Modernitenin uygun bulduğu bir form içinde yaşamaya talibiz. Acaba bu ne kadar sağlıklıdır ve dinin bu şekilde yaşanması gerçekten sonuçta geriye İslam'dan ne bırakacaktır bize?" Sayfa 31       "Modernite ile birlikte insan her şeyin, iyinin, kötünün, güzelliğin, adaletin, doğrunun, sevginin ve sanatın anlamının kaynağına kendini yerleştirir. Düşünce biçiminde rasyonaliz...