Muhammed M.Pickthall Bir İngiliz Yazarın Müslüman Olarak Portresi-Kemal Kahraman. İz Yayıncılık, 1994
"Şaron Ovasında develerle gezdim, fellahlar (Arap köylüleri) arasında bulundum ve Ramleh, Gazze kahvelerinde oturarak her çeşit insanla görüştüm. Böylece yerli dili kolayca ve zevkle öğrenmiş oldum. Böyle bir hayatın içinde bulduğum sonsuz huzur beni bütünüyle etkiledi. Önceki yıllarımda hiç mutlu insan görmemiştim. Bunlar mutlu insanlardı." Sayfa 30
"(M.Pickthall) Suriye'de yoksulluğun içinde kardeşliğe, zorlukların içinde mutluluğa nasıl ulaşılabildiğini gördü. Burada, İngiltere'de olduğu gibi statü, ücret ve kira gibi kurumlaşmış maddi ilişkiler temel faktör değildi." Sayfa 33
"Pickthall Ortadoğu'ya, İngiltere'de eğitim görmüş, üstelik dindar bir ortamda yetişmiş bir Batılı olarak gitti. Bu nedenle Türk ordusunun ve idaresinin baskıcı uygulamalarını görmeye hazırdı. Fakat kendi ifadesiyle tahminlerinin çok dışında, pasif, halkla alıp veremediği olmayan bir orduyla karşılaştı. Oysa tebaya gücünü gösteren, zorla vergi toplayan saldırgan ve halk tarafından da sevilmeyen askerler görmeyi bekliyordu. Türk askeri bunun tam tersi bir tablo gösteriyordu." Sayfa 50
"Türk idaresinin ırki bir önyargısı bulunmadığı gibi, aksine Araplara necip bir millet olarak saygı gösteriyordu. Öte yandan Arap ahalide de Türklere karşı yüzyıllardır pekişmiş bulunan bir bağlılık duygusu vardı. Bu bağlılık, dinin kendisiyle özdeşleşmiş olan halife otoritesine dayanıyordu. İşte Pickthall'ın Ortadoğu deneyiminin başından beri fark ettiği olgu; Ortadoğu halklarını bir bütün halinde tutan, hatta tüm dünya Müslümanlarını birbirine yaklaştıran olgu hilafet otoritesi olmuştur." Sayfa 50
"M.Pickthall İngiltere'ye döndüğünde hayatında bir tek amacı vardı: Tüm güçleri kullanarak Türkiye'nin parçalanmasını önlemek. Çünkü ona göre böyle bir parçalanma, Ortadoğu'da bitmez tükenmez felaketlerin başlangıcı olacaktır. Zaman, M.Pickthall'ın müdahale etme gücünün olmadığını ama tahmin gücünün olduğunu gösterdi." Sayfa 51
"20 Yüzyıllık başlarında İngiliz basını ve halkı, Türklere karşı fanatik çığlıklar atıyor ve Haçlı ruhunu canlandırıyordu. Balkan savaşlarında kimin ne yaptığına bakmadan Hristiyanlık gayretiyle Balkan Devletlerini ve Rusya'yı destekliyorlardı. Ona göre, Batı basınında yer alan gerçek dışı ve fanatik yorumların kaynağı Ermeniler, Rumlar ve Batılılardı." Sayfa 52
"Türkiye'de özgürlük, parlamenter rejim gibi şeyler istediklerini söyleyen Batılılar, 1908'de 2. Meşrutiyet ilanından sonra oralı olmamış baskılarını arttırmışlardır." Sayfa 53
"Pickthall, Balkan savaşları sırasında Türkiye'yi ziyaret etmiş, felaket günlerini yakından gözleme ve bizzat yaşama fırsatı bulmuştu. İttihatçılarla Hürriyetçiler arasındaki ölümcül mücadelede, imparatorluğun yıkılış seslerini yakından duymuş, kışkırtılan azınlıkların ihanetine bizzat şahit olmuştur." Sayfa 53
"(M.Pickthall'a göre) Türklerdeki disiplinli ahlak anlayışıyla dindar ve terbiyeli yaşayışın aksine Gayrımüslimlerin yaşadığı Pera ve komşusu Galata, büyük bir bulaşıcı hastalık merkezi, Türkiye'yi ölümle tehdit eden parazit bir gelişme bölgesiydi." Sayfa 56
"Osmanlı Devleti'nin çok zor günler yaşadığı bir dönemde, gayrimüslimlerin yaşadığı Beyoğlu çevresinde adeta bayram havası esiyordu. Oysa Beyoğlu'ndan 30 mil kadar ötede savaşan Türkler vardı. Hatta Çatalca'dan top sesleri geliyordu.
Hristiyanlar Türkiye'nin yıkılmasını ve kim olursa olsun mutlaka Avrupalı bir kralın Türkiye'yi fethetmesini bekliyorlardı. İşte onun için Hristiyanlar elem ve acı içinde olan bir ülkede eğlencelerine devam ediyorlardı. Ne yazık ki Türklerin kanunları onlara bu hürriyeti veriyordu. Bu Hristiyanlar eğlencelerinden men edilip azarlanabilirlerdi. Tiyatroları savaş bitinceye kadar kapatılabilirdi. Hayatları en ufak bir tehlike içinde bile değildi." Sayda 56
"Korktukları zaman yaltaklık eden bu iradesi zayıf Hıristiyan azınlıklar, Avrupalı bir devletin ağır bastığını görünce küstahlaşıyorlar ve onu destekliyorlardı. Güvenliklerinin Boğazdaki savaş gemileri tarafından garanti edildiğini görünce öyle küstahlaştılar ki terbiyesizliklerine Türklerden başka hiçbir millet tahammül edemezdi. Savaş sırasında İstanbul'daki tek düzensizlik ve gürültü, yabancı savaş gemilerinden inen sarhoş denizcilerin attıkları naralardı." Sayfa 57
"Bir akşam İstiklal Caddesi'nde, otelime dönerken kaldırım kenarında iyi giyimli insanların sıralandığını, tatlı su Frenklerinin neşe içinde güldüklerini ve anlamlı göz kırptıklarını gördüm. Onları eğlendiren şeyin ne olduğunu anlamak için kafamı çevirdiğimde şunu gördüm: Yaklaşık 300 kadar yaralı Türk askeri el ele, birbirlerine destek olarak, başları öne eğik, ayaklarını sürüyerek yürüyorlardı. İçlerinden biraz daha sağlıklı olan birkaçı diğerlerine moral vermeye çalışıyorlardı. Savaştan ve yürümekten yorulmuş bu dürüst, hüzün dolu köylü yüzler, kaldırımda toplanmış iyi giyimli insanların alay ve gülüşlerine aldırış etmeden sabır ve vakarla ilerliyorlardı.
Acı çekmesini bilen ve ırkların en yücesi olan Anadolu Türklerini Avrupalılar tanımamışlardı. Bu yüzden bu iyi yürekli insanlar kendi sırtlarından geçinen Beyoğlu aristokratlarına göre yüz karasıydı. Günde 5 defa Allah'a ibadet ettikleri için fanatiktiler. Misyoner okullarına gitmediklerinden barbardılar. İşte vatanları için çarpışıp dönen bu insanlara kendi başkentlerinde gülünüyor ve alay ediliyordu. Halbuki onlar vatanlarına göz dikmiş sözüm ona medeni Hristiyanlara karşı vatanlarını korumaya çalışıyorlardı. İşte Türklerin fanatizmi ve onların karşısındaki Hristiyan kardeşler." Sayfa 58
"M.Pickthall' göre Türkler, Avrupalı havalarına gireceğine, kendi İslam miraslarını tanımalı ve sahip çıkmalıdır. İkinci dilleri de Fransızca değil Arapça olmalıdır." Sayfa 69
"Özetle Hristiyanlık, savaş konusunda ortaya bir hüküm koymadığı için manevi ve vicdani bir kontrol veya uyarı söz konusu değildir. İslam ise bunun da kurallarını, yani hukukunu ortaya koyar. Böylece müminleri savaşta bile kendi hallerine bırakmaz, zalimce ve adaletsizce davranışları önler." Sayfa 114
"M.Pickthall'ın vurgusu İslam'adır. Onun birleştirici unsur olduğunu savunur ve hilafet merkezi olarak Osmanlı Devleti'nin parçalanmaması için hayatı boyunca mücadele eder." Sayfa 189
"Oryantalist, Doğuya ne kadar sıcak bakarsa baksın, ne kadar hayran olursa olsun, yabancı ve turist kalmaktan kurtulamaz. Çünkü yukarıdan bakmaktan, Batıyı ve Batılıyı üstün görmekten kendini kurtaramaz. M.Pickthall, işte bu handikapı aşabilmiş ender Doğu uzmanlarındandır." Sayfa 189
"Muhammed Esed'i birçok yönden M.Pickthall'ın devamcısı olarak görmek mümkün. Fakat M.Pickthall'ın hayatı hüzünlüdür. Muhammed Esed ünlü bir İslam düşünürü olarak Türkiye'de büyük ilgi gördü. M.Pickthall'ın ise ülkemizde pek tanınmadığı ve eserlerine bakılırsa bunu haketmediği de bir gerçektir." Sayfa 192
"A.Toynbee'yi de hatırlamakta yarar var. Türk halkının Orta Asya'nın sürü kültürü ile İslam kültürünün bir senteziyle bugünlere geldiği tezini savunur. İslam'ı da olumlu bir faktör olarak görmez ama Ortaçağ Avrupası ile karşılaştırma yapmaz. Derebeylerin malı olan, toprakla alınıp satılan Serflerin neden sürü olmadığını, neden uygar bir toplumun çekirdeği olduğunu izah etmez. Türkiye'yi kabuk değiştiren yılana benzetir." Sayfa 193
"İlk Müslümanların o zaman bilinen dünyanın yarısını fethetmesini ve bugüne kadar yaşayacak Müslüman yapmasını sağlayan şey onların savaşçılığı değildi. Doğrulukları, insanlıkları ve diğer insanlara göre olan açık üstünlükleriydi." Sayfa 212
"Abbasi hilafetinin iki ihanetini hatırlamak da önemlidir: Onlar bir yandan Ehli Beyti, yani Peygamberimizin ailesini hilafet tahtına oturtacaklarına inandırmışlardı. Öte yandan, hanedan hilafetine karşı çıkan birçok samimi Müslümanı, halifenin hizmet ölçüsüne göre Müslümanlar arasından seçilmesi geleneğini yeniden yürürlüğe koyacaklarına inandırmışlardı. İkisini de yapmadılar." Sayfa 217
"İslam uygarlığının göze çarpan bir özelliği, Avrupa'nın pisliği kutsallıkla özdeşleştirdiği bir zamandaki temizliğiydi. Her şehirde bir hamamla içme-yıkanma amacıyla çeşmeler vardı. Müslümanların bulunduğu bir yerde ilk önemli şey, temiz bir suyun sağlanmasıydı. Suyla sık sık temizlenmek İslam'la öylesine özdeşleşmiştir ki 1566'da Endülüs'te hamama gitmek şiddetli cezalarla yasaklandı. Çünkü bu, Müslümanları hatırlatıyordu." Sayfa 221
"Şam, Kudüs, Halep, Kahire ve diğer şehirlerdeki bu insanlar, bizim hayatımızın endişelerinden, zenginlik peşindeki doymak bilmez yarışımızdan, ölüm korkumuzdan çok uzaktılar." Sayfa 222
"Özgür düşünce dini olan, bir zamanlar gittiği topraklarda ruhban yüzeyselliğini ve insan aklının bir diğerine köleleştirilmesi olayını ebediyen yok eden bu din, ruhbanlığın hakimiyeti altına girdi." Sayfa 226